Edward Said’in vefatı üzerine gencecik komşum Nazlı Çakıroğlu’na, “Filistinlilerin başı sağ olsun!” diye telefon açan kendisi kadar genç arkadaşının taziye sözleri, müteveffa düşünürün ülkemizdeki indirgemeci imajının herhalde en veciz ifadesiydi: “Filistinlilerin dünya çapındaki avukatı!”
Edward Said, 1935’de Kudüs’te doğdu. Protestan Hristiyan Filistinli. İsrail’in kurulmasından sonra ülkesinden göçmek zorunda kalan ailesi, Kahire’ye taşındı. Anglosakson eğitim sisteminde yetişti. Lisans derecesini Princeton’dan, lisansüstü ve doktora derecelerini Harvard’dan aldı. Vefatına kadar Columbia Üniversitesinde İngiliz dili ve kıyaslamalı dünya edebiyatı profesörüydü. Bir ara da dekanlık yaptı.
Tunus’ta sürgün Filistin Parlamentosunda on dört yıl görev yapan, Filistin’in facia niteliğindeki varoluş mücadelesine binlerce sayfa yazarak destek veren, Oslo barış görüşmelerine kadar Yaser Arafat’ın yanında yer alan bir adamı Filistin’den soyutlamak elbette ki mümkün değil. Ancak, Türkiye’deki imajının saygın olmakla birlikte “Filistinlilerin dünya çapındaki avukatı” olmaktan pek de öteye gitmemiş olduğunu biliyorum ve bu bana acı veriyor. Edward Said, ne mazlum halklar için adalet talep eden bir Bernard Lewis’tır, ne de bir Justin McCarthy. Namuslu bir entelektüel olmanın çok ötesinde, Edward Said, Batı’nın akademik paradigmalarını sorgulayan ve kadim felsefeciler geleneğinde bir “düşünce ekolü” yaratmış olan bir dehadır.
Bu düşünce ekolü, “Amerikalılardan farklı olarak, Fransız ve İngilizlerin — bir dereceye kadar da Almanların, Rusların, İspanyolların, Portekizlilerin, İtalyanların ve İsviçrelilerin — Batı Avrupa tecrübesinde özel bir yeri olan ‘Orient’le halleşmek üzere uzun yıllar içinde geliştirdikleri bir gelenek var ki, ben bu geleneğe ‘Oryantalizm’ adını vereceğim,” cümlesiyle başlar, “Orient, Avrupa ile hem sınır olmasının ötesinde, en büyük, en zengin ve en eski sömürgesi, medeniyetlerinin ve dillerinin kaynağı, kültürel rakibi ve ‘Öteki’nin en derin ve sık tekrarlanan imajıdır. Dahası, Orient, Avrupa’yı (ya da Batı’yı) kendisinden farklı bir imaj, düşünce, kişilik ve tecrübe olarak tanımlamasına yardımcı olmuştur,” diye devam eder. “Öteki”ne ilişkin Oryantalist düşünceler binlerce sayfada örneklenir. Aralarında şairlerin, romancıların, felsefecilerin, siyaset teorisyenlerinin, ekonomistlerin, imparatorluk yöneticilerinin olduğu devasa yazarlar ordusun, Orient’in halklarına, adetlerine, ‘zihniyeti’ne, geleceğine dair çalışmalarındaki ortak ön kabuller irdelenir. “Doğu” diye aslında namevcut bir mekânın nasıl oluşturulduğu gözler önüne serilir. “Orient, Avrupa ile hem sınır olmasının ötesinde, en büyük, en zengin ve en eski sömürgesi, medeniyetlerinin ve dillerinin kaynağı, kültürel rakibi ve ‘Öteki’nin en derin ve sık tekrarlanan imajıdır.
Dahası, Orient, Avrupa’yı (ya da Batı’yı) kendisinden farklı bir imaj, düşünce, kişilik ve tecrübe olarak tanımlamasına yardımcı olmuştur. Ne ki, bu Orient’e ilişkin hiçbir şey kurgusal değildir. Orient, Avrupa’nın maddesel medeniyetinin ve kültürünün tamamlayıcı parçasıdır. Oryantalizm, bu tamamlayıcı parçayı, dil, imaj, akademik çalışmalar, doktrinler, bir takım kurumlar ve hatta sömürge bürokratları ve sömürge tarzları geliştirmek suretiyle kültürel hatta ideolojik olarak ifade ve temsil eder. Okurun açıkça göreceği gibi, Oryantalizm derken ben birbiriyle bağlantılı birden fazla bir şeyden bahsediyorum. Bir unvan olarak Oryantalizmin en iyi kabul gördüğü yer akademik kurumlardır. İster antropolog, ister sosyolog, tarihçi ya da dilbilimci olsun, Orient hakkında yazan, ders veren, araştırma yapan herkes Oryantalisttir ve söyledikleri ya da yaptıkları Oryantalizmdir. Bu akademik geleneğin mali kaynakları, birbirilerinden beslenen ruhları, uzmanlıkları ve aktarımları, Oryantalizmin esasını teşkil eder. Oryantalizm, ‘Orient’i ‘Oksident’den dünya görüşü (ontoloji) ve bilginin sınırları (epistemoloji) temelinde ayıran bir düşünce tarzıdır. Hâl böyle olunca, aralarında şairlerin, romancıların, felsefecilerin, siyaset teorisyenlerinin, ekonomistlerin ve imparatorluk yöneticilerinin olduğu devasa bir yazarlar ordusu, Orient’in halklarına, adetlerine, ‘zihniyeti’ne, geleceğine dair çalışmalarına Doğu ile Batı arasında bir fark olduğu ön kabulü ile başlarlar… benim burada tetkik ettiğim Oryantalizm fenomeni, Oryantalizmin Orient’i doğru yansıtıp yansıtmadığından öte, Oryantalizmin iç tutarlılığı ve Orient’e ilişkin fikirleridir… ve bu fikirlerin ‘sahici’ Orient’le hemen hiç ilgisi yoktur.”
Yıllanmış akademik gelenekleri eleştirmek, yerleşik düzenin tepkisini çekmek demektir. Nitekim, Said’in Oryantalizm ve ona ilişkin diğer düşünceleri, bölgeye ilişkin yazılar yazan Hristiyan ve Yahudi akademisyenler tarafından kabul edilmedi. Bunların arasında Bernard Lewis’ın da dâhil olduğu grup, Avrupa sömürgeciliğin Doğu’da yarattığını söylediği etkinin abartılmış olduğunu söylediler. Hillel Halkin, Said’i, “Batı’daki Arap araştırmaları geleneğinin bütüne yöneltilmiş kaba ve siyasi bir saldırı”da bulunmakla suçladı. Bir de bunlara, 2000 yılında Lübnan’a giden yazarın İsrailli askere taş atması eklendi.
Bu hareketi sadece Batı basını değil, “ılımlı” denilen Arap gazetecileri de kızdırdı, “Arapların saldırgan insanlar olmadıklarını ispat etmek için onca uğraş veren bir akademisyenin bunu yapmaması lazımdı” şeklinde yazılar çıktı.
Gördüğüm o’dur ki, Said’i eleştiren akademisyenler, “’Doğulu olmanın’ bitmez tükenmez ‘reformlar’ın saldırısına maruz kalmak, hükümsüzleştirilmeyi göze almak demek” olduğunu anlamak istemiyorlar. “Aydınlanma’nın kibiri” diye bir olgu olduğunun bilincinde değiller. Tek kelime ile ifade etmek durumunda kalsam, “hükümsüzleştirmek” olarak tanımlayacağım, “Aydınlanma’nın kibiri”ni görmüyorlar. İnsanları, yaşananları, idealleri, bilgi birikimini, inançları hükümsüzleştirmek, hiç olmamışlar gibi yapmak; teknolojik üstünlüğün revaç verdiği çok bilmişlik, kabalık, yüzeysellik, hafifmeşreplik. Kısacası, Filistin’in karşısındaki İsrail. Ve şimdi, Irak’ın karşısındaki ABD.
Said’in attığı o taşın, Filistin’in sorununda ahlaki sorumluluklarını üstlenmeyen entelektüellere atılan bir taş olduğunu biliyorum. “Liberal entelektüellerin hemen her zaman yaptıkları gibi, her iki tarafın da doğruları ve yanlışları olduğunu ileri sürmek ya da her durumun kendine özgü koşulları olduğunu söylemek, meseleyi sümen altı etmek demektir,” demişti, “Çünkü, Filistin-İsrail meselesinin temelinde asimetri vardır. Toprakları işgal edilmiş, savunmasız bir halkın karşısında, dev bir yüksek-teknoloji ordusu. İsraillilerin Filistinlilere verdikleri zararla karşılaştırıldığında, Filistinlilerin İsraillilere verdiği zarar marjinaldir.”
Öte yandan, Said’in incelemelerinde Türkiye ve Türkler yoktur. Afganlılar, İranlılar vardır ama Oryantalizm’in belki de en mağdur edilmiş muhatapları, Türkler, yoktur! Bunu müteveffa düşünürün Türkçe bilmediği için bizden uzak durmuş olmasıyla açıklayabiliriz belki. Ama bence esas olan, Edward Said’in eserlerinin kendi kendisine karşı ‘Oryantalist’ bir bakış geliştirmiş olan yerleşik eski solcu/yeni liberal Türk enteljensiyasını delememiş olmasıdır. Rahmetli Cemil Meriç’in, “Bu kitabı biz yazmalıydık!” demesi vardır. “Oryantalizm” isimli kitabın “Sömürgeciliğin Keşif Kolu” şeklindeki üst başlığını koyan da Cemil Meriç’tir. İktidarım olsa, liselere zorunlu ders kitabı olarak yerleştireceğim Oryantalizm ile Kültürel Emperyalizm, “bilgi”nin nasıl “yaratıldığı”nı, nasıl “manipüle edilebildiğini” gözler önüne sermesi bakımından bir dehanın eseridir.
Neticeyi kelam, dünya, eşsiz bir entelektüelini kaybetti. Hocaydı. Tek umudum, geride, kendisini anlayan, erdemlerine sahip çıkabilecek bir iki öğrenci bırakmış olması ihtimali. Mekânı cennet olsun.
Alev Alatlı (2025), “Edward Said O Taşı Kime Attı?, Şimdi Değilse Ne Zaman?, İstanbul: Pınar Yayınları, s. 237.