İsveç: “İmaj” Her Şeydir! (1)

İtiraf etmeliyim ki, Şahin Alpay’ın yakıcı öfkesinden (1) olmasa, İsveç, 1987 İran-Kontra skandalından ki, bardağı taşıran son damladır, bu yana defteri dürülmüş bir ülke olarak gündemimden tümüyle düşmüştü.

Ne 78 kuşağı muhaliflerine kucak açmış olması, ne Pamuk’u malum ödülle onurlandırması, ne de Banu Avar’ın TRT’deki programı, tutumumda bir değişiklik yaratabildiydi. Umursamazlık kalkanımı delen, Alpay’ın öfkesinin uyandırdığı haset! Doğrusu, İsveç’in kendisini her koşulda savunabilecek, Türkiye’nin önde gelen gazetelerinden birisinde sütun sahibi, ünlü bir aydın yetiştirmiş olmasını çok ama çok kıskandım! Darısı başımıza da diyeceğim ama hangi İsveçli (ya da Batılı!) tanınmış bir sütun yazarı kalkar da Türkiye’yi eleştiren bir televizyon programını “…benim dokuz yıl süreyle içinde yaşadığım ve yakından tanımak fırsatını bulduğum Türkiye’ye hiç ama hiç benzemiyordu” gibisinden, mükemmelen öznel bir değerlendirmeyle topa tutabilir?

Her neyse. Kendi adıma söz konusu ülkeden bütünüyle soğumama neden olan olaylar silsilesinin ilklerinden biri, 1980’li yılların başında İsveç’in 40 yıl süreyle resmî devlet politikası olarak uyguladığı “zorunlu kısırlaştırma” kampanyasının 1976’a kadar sürmüş olduğunun ortaya çıkması oldu! Bu süreçte 62,000 İsveçli, “İsveç halkının kalitesini iyileştirmek” amacıyla kısırlaştırılmışlardı! Kimler? “Karışık ırklar,” düşük zekâlılar, sakatlar. “İstenmeyen genler”inin gelecek nesillere transfer edilmesini önlemek için, devlet tarafından zorla kısırlaştırıldılar. Kısırlaştırmanın, zapturapt altına alınamayan düzen muhaliflerine, hafif meşreplere, uygunsuzlara uygulandığına dair deliller de ayrıca mebzul miktardaydı. (2)

Şimdi, “karışık ırklar” tanımlamasının, masum okura “nasıl yani?” dedirtebileceğinin farkındayım. Efendim, İsveç, “eugenics” yani “insanının ‘olumlu’ niteliklerini yüceltmek, ‘olumsuz’ niteliklerini bastırmak”la iştigal eden “bilim”de hayli ustalaşmış bir ülke olup, İsveç Irksal Biyoloji Enstitüsü, Stockholm’de 1920’de açılmıştır. Nitekim, söz konusu televizyon programında Alpay’ı onca kızdıran “soykırım” bahsinin (3) mağdurları Samilerin “genetik mirasları,” “saf ırk” düşüncesine meftun Aryanist Alman meslektaşlarıyla sıkı iş birliği içinde olan İsveçli genetikçiler tarafından uzun uzun incelenmiş, “en sık rastlanan Sami MtDNA (kadın) haplotipinin U5b1 olmakla birlikte V tipine de sıkça rastlandığı” tespit edilmiş ve bu tespitleri, Wikidepia kadar yaygın ansiklopedilerde bile yer alabilmişlerdir. Anlayabildiğim kadarıyla, araştırma sonuçları, Samileri aklar “kadim Avrupa halklarından birini temsil ettiklerini” ispatlar mahiyettedirler.

İspatlamamış olsalar ne olur, dediğinizi duyar gibiyim. Kim, daha da önemlisi, neden, buz üstünde ren geyiği kovalamaktan başka günahı olmayan gariban bir azınlığın genleriyle uğraşsın, değil mi? Eğer, İsveç gibi, “eugenics”le iştigal eden bir ülkeyseniz, uğraşırsınız. Nitekim, “nüfusuyla kıyaslandığında, İsveç, Nazi Almanya’sından sonra en çok sayıda kısırlaştırmanın yapıldığı ülkedir…” Ve Samiler şöyle dursun, “1934-1976 yılları arasında yürürlükte kalan İsveç Kısırlaştırma Yasası uyarınca hadım edilen 62 bin kişinin yüzde 90’ı kadındır. Kırk yılı aşkın bir süreyle İsveç işçi sınıfının ‘marginalized’ (yani, “önemsizleştirilmiş,” toplum dışı edilmiş) genç kadınları, zorla kısırlaştırılmak tehlikesine maruz kaldılar… 15 yaşındaki ‘teenager’lar, dans salonlara gitmek gibi ‘suçlar’dan kısırlaştırıldılar. 1960’da bir kadın, motosiklet çetesine dâhil olduğu için kısırlaştırıldı. Zorunlu kısırlaştırılma, yetimlerin yetimhanelerden salını verilme koşullarından birisiydi…”(4)

Güler misiniz, ağlar mısınız bilmem ama Kısırlaştırma Yasasını yürürlüğe koyan, İsveç Sosyal Demokrat Partisi, yani SAP’tır. Nitekim yasa, SAP’ın “welfare” kapitalizminin İsveç modeli dedikleri (welfare kapitalizminden murat, refah ya da sosyal yardımlaşma kapitalizmi) başlatmasından hemen sonra geçirildi. Bahse konu model, Alfred Nobel’inki gibi “devasa şirketler ve işçiler arasında ulusal birlik” hedefliyordu ki, bu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendisini demokratik solun kalesi, parlayan ışığı, hatta “ikonası” olarak parlatan İsveç’in parmak ısırtan bir takiyesi olsa gerekirdi! Nitekim, “…pek dillendirilmemekle birlikte, İsveç’in Faşist bir ülke olarak nitelendirilmesini haklı gösterecek çok sayıda sağlam neden vardır.”(5)

İsveç’e kim, ne cüretle faşist diyebilir? Alpay’ın hışmını daha fazla çekmeden, hemen açıklamalıyım: Siyaset bilimciler! Nedeni, 1932’de iktidara gelen (ve daha bu yılın 2006 Eylül seçimlerinde merkez sağ kıpırdayıncaya kadar) tam 65 yıl süreyle İsveç’te iktidarda kalan Sosyal Demokratların program ve politikalarının İsveç’i bir ‘folkhemmet’e (Almanya’da ‘Volksheimat’) dönüştürmeyi hedeflemiş olması. Şimdi, “folk” ya da “volk” sözcüklerini diğer dillere olduğu gibi Türkçeye de çevirmek zor, çünkü “halk” ve “ırk” (6) kavramlarını bütünleştiren bir kelime; bu bağlamda, “folkhemmet” kültürel ve genetik nitelikleri müstakar (homojen) olan İsveçliler için “yuva” teşkil edebilecek bir yapılanmaya yöneliş anlamına geliyor. Vurgulamaya çalıştığım, İsveç sosyal demokratlarının ideolojilerinin ırkçılıktan azade olmadıkları ve “folkhemmet”in sadece belirli bir ırka “den Svenska folkstammen”e yani İsveç ırkına dâhil olanları kapsadığı, Tomedal Finlileri gibi azınlıkları kapsamadığıdır.

İlk kez 1910 yılında Rudolf Kjellen tarafından “Staten som livsform” yani “Yaşayan bir Varlık olarak Devlet” isimli kitapta dillendirilen ve İsveç Modelinin çekirdeğini oluşturan “folkhemmet” kavramı, özünde ve esasında “tüzel” (corporate) veya “birleşmiş” (collectivist) faşist devletin tanımlayıcı niteliğidir ve dolayısıyla, faşizm gibi, İsveç modeli de, komünizm ile kapitalizm arasında, üçüncü yol olarak ortaya çıkmıştır.

Yeri gelmişken: Türkiye gündemine çok yabancı olduğu için “korporasyonculuk” olarak çevirmek zorunda kaldığım (İtalyanca ‘corporativismo’dan) “corporatism” ya da “corporativism,” siyasi gücün ekonomik, endüstriyel, tarımsal ve meslek örgütlerine hasredildiği siyasi ya da ekonomik sistemleri tanımlar. Günümüzdeki “şirket” kavramını aşan bu sivil korporasyonlar, kendi iç hiyerarşileri olan, seçilmemiş gruplanmalardır ve amaçları kontrolleri altında tuttukları toplumsal veya ekonomik yaşamı denetlemektir. Örneğin, çelik korporasyonu, çelik işi yapan tüm patronların ortak bir fiyat ve ücret politikası saptamak üzere bir araya geldikleri bir karteldir. Siyasi ve ekonomik gücün böylesi grupların elinde toplanmış olması, “tüzel” yani “corporate” devlete işaret eder. (MHP’nin 1970’li yıllarda önerdiği “9 Işık” doktrinin tam da bu sebepten kınandığını hatırlatayım.) Nitekim hangi ansiklopedide baksanız, “korporasyonculuk” sizi “faşizm” maddesine yollar.

Faşizmin en iyi ifadesini Mussolini yönetiminde bulduğu malum. Mussolini, İtalyan işveren ve işçilerini, işkollarına göre önce yerel sendikalar şeklinde örgütlemiş, yerel sendikaları da ulusal federasyonlar şeklinde birleştirmişti. Böylece, tarım, ticaret, endüstri, banka vb. sektörlerin oluşturduğu 22 korporasyonun en üst düzey temsilcileri devlet aygıtına eklemlenmiş, ekonomik faaliyetleri düzenlemeye, hizmet ve ürünlerin fiyatlarını belirlemeye, işçi-işveren çatışmalarında hakemlik etmeye koyulmuşlardı. Öte yandan, faşizmin tüyler ürpertici şöhretini İtalya’da kazandığı, sistemin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gözden düşmüş gibi durduğu da malum. Malum olmayan, başta İsveç olmak üzere İskandinav ülkeleri ile Avusturya ve Hollanda’da isim değiştirerek sürüyor olması. Ne ki, yeni adı “neo” korporasyonculuk.

Liberal, toplumsal ya da zümreci (“societal”) korporasyonculuk olarak biliniyor. Bunlardan sonuncusunun ima ettiği, toplumu ırkı bir, ülküsü bir, yeknesak bir halk olarak görmek ki, “sol”un “s” ile bağdaşmayan bir dünya görüşüdür. Bu bir yana, neo-korporasyonculuk, bireylerin temsil etme ve edilme haklarını yaşadıkları bölgelere değil, mensup oldukları işlevsel işkollarına göre tanır ki, bu, faşizmin olmazsa olmazıdır. Neo-korporasyoncular, ekonomik çıkar guruplarının örgütlenmelerini, ve hükûmetin tüm gücüyle desteklediği ekonomik politikaları oluşturmalarını, tartışmalarını, uygulamalarını, yönetmelerini öngörürler. İsveç bağlamında, bu uygulama, İsveçli işverenler federasyonu ile önde gelen işçi birlikleri arasındaki yakın korporatist ilişkiler şeklinde ortaya çıkar. 1930’lu yıllarda 20.yüzyılın başlarında İskandinavya’yı kasıp kavuran sınıf çatışmalarını önlemek gerekçesiyle bizzat SAP ve işçi birlikleri tarafından yapılandırılmıştır. Buna karşın, İsveç’in on yıllardır keyfini sürdüğü demokratik sol ambalaj, bizim 78 kuşağını hayran bırakabilmiştir!

(1) Şahin Alpay, “TRT’de Skandal”, 18 Aralık 2006.

(2) Broberg and Roll-Hansen, Eugenics and the Welfare State, 1997.

(3) “…Laponların geçen yüzyıllarda kültürel eritme politikalarına hedef oldukları doğrudur. (Geçmişte bu tür asimilasyon, azınlıkları çoğunluk kültürü içinde eritme politikaları izlemeyen Avrupa ülkesi var mıdır?) Ama Laponların soykırıma ya da katliama uğradıkları doğru değildir. Toplam 85 bin dolayında nüfusa sahip olan Laponlar bugün İsveç, Norveç ve Finlandiya’da tam bir dil ve kültür özgürlüğüne sahip oldukları gibi, kendi meclislerini de kurmuşlardır. Bu bilgileri ansiklopedilerden edinmek mümkündür. Şahin Alpay, agm.

(4) Broberg and Roll-Hansen, Eugenics and the Welfare State, 1997 .

(5) Jon Jayray, “History Comments” 28 Temmuz 2005.

(6) “leute” ve “rasse” sözcükleri.

Alev Alatlı, “İsveç: “İmaj” Her Şeydir! (1)”, Hatırla! Geçmişin Geleceğindir, İstanbul: Pınar Yayınları, s. 71.