Aydınlar, Yeni Dünya Düzeni ve Gelecek Üzerine

2023 Dergisi – 12.02.2005, sayı: 46

2023– Türk aydınındaki temel sorun size göre nedir?

Alev Alatlı– Korku. İnsanımız korkuyor, korkuyor, korkuyor… Gidişatın farkında ama kötünün gözüne bakmaktan kaçınıyor. Kötünün adının konmasından ödü kopuyor, çünkü esasen erkeksi olan bu eylemi gerçekleştirirse harekete geçmekten başka çaresi kalmayacak. Böyle bir olasılığı bertaraf etmek için kötüyü yirmi kere şekerlendirip sunma yoluna gidiyor. Kendimi tartarken de bazen ben de benzer kaygı içine girdiğimi görüyorum. Hatta, “kelebek etkisi”nden medet umduğumu fark ediyorum. Hiç beklemediğimiz başka bir yerden bir umut fışkırır inşallah temennisi. Bir umut icat etmek, yapılandırmak gayreti, çünkü aksi takdirde bekleyen panik atak… Ben korkuyorum, insanların da korktuğunu biliyorum. Ama galiba halkın savunma mekanizması daha güçlü. İşi deliliğe, lay lay loma vuruyor. Belki de kitlelerin aymalarını beklemek vazgeçen küçük grup meseleye el atacak. Bolşevik devriminde olduğu gibi.

2023-O zaman da Jakobenizm, tepeden inmecilik eleştirileri gündeme geliyor.

Alev Alatlı– Varsın gelsin. Zamanın Rus aydınlarından birisinin söylediği bir söz vardır: “Ülke yanıyordu ve millet yangını söndürecek olan borunun çapının felsefesini yapıyorlardı” mealinde bir söz ki, bunu daha 1860’larda-70’lerde tespit etmiş. Dikkat edin, Türkiye’de bugün o noktadır. Nihilizm noktasındadır Türkiye. Aynen Rusların o yılları gibi… Tuhaf bir nihilizm… 

Beni çok etkileyen bir saptamaları daha var, Rusların; “Aydınlar bir arada var olamazlar.,” diyorlar, “Aydınları kütüphanede yan yana duran kitaplar gibi düşüneceksiniz. Her bir aydın bir kitap gibi sıradaki yerini alır ama aralarındaki iletişim de o kadardır, daha fazla bir şey olmaz.” Bunu bana söyleyen hâlen yaşayan bir Rus aydını, “Biz, daha iyi bir dünya gerçekleştiremedik” dedi. “Komünistler aydınları ayrı bir sınıf olarak bir kenarda tutmakta, sınıfsız bir sınıf gibi görmekte haklıydılar. İşçi sınıfına yüklendiler, onlarla çalıştılar çünkü zekânın güvenilmez olduğunu bilirlerdi.” Çok ilginç… “Sanatçılar ve aydınlar çalışmazlar” diyor, “Mesela bir yazar para kazanmasa da yazar.” Bu doğru. “Oysa, işçi para kazanmadan çalışmayı düşünemediği için, yazarı anlamaz . Dolayısıyla, aydınları ve işçileri (ya da halkı) yan yana düşünmek mümkün değildir. Olsa olsa ‘birlikte hareket ettikleri’nden bahsedilebilir. Komünistler de böyle yaptılar.” diyor. Bu tespitin çok önemli olduğu kanısındayım. Ruslar, başlarına geleni satır satır biliyorlar. Farkındalıkları beni bir yandan hayran bıraktı, öte yandan da içim acıdı. Aynı aydın; “O yüzden, Sovyetlerde hiç aydın olmadı. Rus entelijansiyası Sovyetlerle birlikte bitti” diyor. Nitekim, Stalin bulabildiği ilk fırsatta ayağının altına almış aydınları. Ezmiş, kurtulmuş ama ortaya çıkan sonuç da ortada. Hadi, aydınlar spekülatifti, aydınlar umutlarını yitirmişlerdi diyelim; alttan gelenler de bastıkları yeri bilmiyorlar. Glastnost’tan sonra Novye Ruski diyorlar, “Yeni Ruslar” ortaya çıkıyorlar – eğitimli olmaya bunlar da eğitimli ama aydın değil sınıf atlamaya kurgulanmış emekçiler ve başa geliyorlar: Yeltsin ve avenesi. Yeltsin’i Türkiye’deki bir çok siyasetçi ile özdeşleştirmek mümkün. Yekaterinburg’lu. Yekaterinburg, Urallar’da Rusya’nın “üçüncü başkenti” olarak biliniyor. En büyük maden ve mineral yatakları burada, hâlen nükleer tesisleri de burada, Urallar’ın altında. Yeltsin, Urallar’da tek göz bir izbede doğan bir adam, altı kardeş. Keçilerle birlikte uyuyor. İnşaat işçisi kaba saba bir baba, çocukluğu dayakla geçiyor. Zeki, sokak kurnazı ve bıçkın. Deli bir tarafı da var; örneğin bir defasında bir cephaneliği boşaltıyor, çaldığı el bombalarından birini çekiçle kırıyor. Bomba patlıyor, sağ elinin küçük ve yüzük parmaklarını uçuruyor. Bugüne kadar fark etmedik değil mi, çünkü iyi saklıyor. Lise kaçkını ya da zar zor bir diploma ediniyor. İnşaatta çalışmaya başlıyor, puantör filan olarak. İşinde yükselmek için Komünist Partiye girmesi gerektiğini görüyor. Öyle yapıyor. İdeoloji değil meselesi sadece hayata tutunma, yükselme hırsı. Türkiye’deki ruh ikizleri saysızı, icraattaki paralellikler de öyle.  

2023– Bunu biraz da şöyle okumak mümkün değil mi? Üçüncü Dünya ülkelerinde siyasetin hayatı yönlendirici unsuru olması, insanların siyaset vesilesiyle bir yerlere gelmesi; Rusya’da Yeltsin’in Türkiye’de başka isimlerin ön plana geçmesine sebep oluyor. Siyasetin bizzat kendisinin bir enstrüman hâline dönüşmesi, insanlara kendilerini gerçekleştirecek başka bir alan bırakmamanın bir ürünüdür. 

Alev Alatlı– Tabii, tabii.

2023– Peki o zaman, siyasetçiler kanalı ile bir gelecek tasarımı yapmak mümkün mü?

Alev Alatlı– Bence meğer ki Aristo’nun “filozof kral” düşlerini “filozof milletvekilleri”ne dönüştürelim, bence siyasiler kanalı ile gelecek tasarımı olmaz. Ne Türkiye’de, ne başka bir yerde medeniyet tasarımları siyasetçiler tarafından üretilmiyor. Ancak, benim gördüğüm kadarıyla siyasiler, medeniyet tasarımlarını meşrulaştırmak için kullanılan araçlar. Bu bağlamda siyaset paha bilemez bir kurum olarak ortaya çıkıyor. Çünkü, medeniyet tasarımı, nihayet ussal bir tasavvurdur. Bu ussal tasavvuru kitlelere ulaştırmak ve onların onayını almak, tasavvura uygun davranmalarını sağlamak siyasetçinin işi. Devreyi tamamlayacak bakır tel işlevini yüklenmeleri gerekiyor. Bence siyasiler bu işlemi kotarıyorlar; onlardan daha başka bir şey beklememek gerektiği kanısındayım. Şöyle düşünelim, nihayet gün 24 saat. Bazılarının bu işin kütüphanesine cephesinde yer almaları, bazılarının da meydanlarda konuşuyor olmaları lazım. Ussal tasarımı kitlelere ulaştırırken, hemen her seferinde yeniden kelimelendirmek gereği de var. Kendi çok sınırlı siyasi yakınlıklarımdan biliyorum; hele bizim gibi eğitim uçurumunun bu denli büyük olduğu ülkelerde meseleleri aynı kelimelerle anlatamıyorsunuz. İstanbul’da bir otelde yaptığınız bir konuşmayı Erzurum’da bir mitingde yapamazsınız. Bu anlamda siyasetçinin neredeyse takiye yapmaktan başka çaresi yoktur. Mümkün değil, dobra dobra konuşamaz. Hâl böyle olunca, siyasetçinin o inanılmaz kıvraklığı ve zekâsı çok gerekli olabiliyor. Reel politik bu. Eğer tasavvur tabana indirilecekse, yani meşrulaştırılacaksa, kitlelerden destek alacaksa bu nitelikleri haiz adamlara ihtiyaç var. Destek derken, gönül rızasından bahsediyorum, yoksa sopayla da destek alınır. Kitle ikna edilecekse, siyasi ikna edecek. Onun kelimeleriyle konuşacak, onun önceliklerine öncelik vererek konuşacak, falan filan… Bu da bir başka tür bilgi istiyor.

Türkiye’de olsun, dünyanın başka bir yerinde olsun, entelijansiya politika yapamaz ve yapmamıştır. Seçim kazanan “aydın” yoktur. Soljenitsin, Rusların gelmiş geçmiş en büyük, en saygın aydınlarından birisidir, adaylığını koysun, beş-on binden fazla oy alamaz. Soljenitsin’le kıyaslanabilecek aydınımız var mı yok mu tartışılır ama nihayet bu bir görece meselesidir, Türkiye’de de bir zamanların Yeni Türkiye Partisinden, Yeni Demokrasi Hareketine, Özgürlük ve Dayanışma Partisine , günümüzdeki Yeni Türkiye Partisine bakalım, ne zaman aydınlar “biz yaparız, abi” moduna girdiler, sonuç başarısız oldu. Kitleler kendilerinden eşyanın tabiatı icabı ayrışmış aydınları mecliste istemezler. Oy alanların, başka niteliklere sahip olmaları lazım. Öte yandan, siyasete teşne olup da oy alamayan aydınları başka ortamlarda siyaset yaparlarken görürüz. Mesela, üniversitede, mesela, basında, sanat dünyasında… Oradan müdahale ile ve bence hiç de meşru olmayan bir biçimde siyaset yaparlar. .

2023– O zaman da şöyle bir açmazla karşı karşıya kalıyoruz; memleketi dönüştürecek entelektüeller ve bunun aracı siyaset… Ama entelektüeller siyaset yapamıyor bu durumda bir medeniyet nasıl yükselecek?

Alev Alatlı– Burada Rus ve Fransız tecrübesi yol gösterici olabilir diye düşünüyorum. Fransa ve Rusya entelijansiyayı doğuran iki ülke. Onların aydınları “iktidar isteyen” aydınlar. Rusya’da da, Fransa’da da aydınlar, işin içine bizzat karışıp, medeniyet tasavvurunu gerçekleştirmek istemişler. Başarabilmişler, başaramamışlar bu başka fasıl, ancak şurası muhakkak ki, “varlıkları” ile deyiş yerindeyse ağırlıklı bir “lobi” oluşturmuşlar – bir tür fetva makamı gibi hareket etmişler. Bizdeki bence asıl felaket, o lobinin ortada olmaması. Gayri resmî ve yaptırımsız bir fetva makamı oluşturamadık. Bunun bir sonucu da hangi parti olursa olsun, siyasetçinin yalnız kalması. Oysa allame-i cihan olsa, hiç bir siyasetçi aynı zamanda kütüphanede ve meydanlarda olamaz. Şu hâlde birilerinin medeniyet tasavvurunu onun adına çalışıp, siyasetçiye yardımcı olmaları lazım. Tabii, son noktayı da siyasetçinin koymasını mümkün kılan bir düzenekle.  

Bu bağlamda, görev düşecek kurumların başında üniversite geliyor. Bakıyorsunuz, ülkenin en hayati meselelerinde üniversitelerden çıt çıkmıyor. Ne üniversitelerde “aydın” tanımına uygun birilerinin olmadığına, ne de ülkeyi düşünmediklerine inanıyorum. Buna karşın, örneğin bir Mavi Akım projesinde petrol mühendislerimizin, hocalarımızın görüşlerini duymadık. Herkese de ölü toprağı serpilmiş değil ya. Peki, niye ses gelmiyor? Büyük ihtimalle akademisyenleri “muallim” statüsüne indirgeyip, bir de 657’ye bağlı devlet memuru yaptığımız için böyle. Dolayısıyla, üniversitelerin sinerjisinden yararlanamıyoruz. Üniversitelerden gelmiyor, bağımsız aydınların kendilerini duyurabilecekleri ortam yok. Basın verili. Yine de, yavaş da olsa farklı bakış açılarının yeşerdiğini görüyorum. Bu da bir umut; buradan kırılan başka yerden de kırılır. Yine de çözümün başlangıç noktasının üniversiteler olduğu kanısındayım. Bilim insanlarının konuşmaları lazım. 

Öte yandan da, epeyce bir süredir politikacıların ezeli ve ebedi şamar oğlanları olduklarını da fark etmeye başladım. Bugün bir milletvekiline ulaşmak, bir daire başkanına ulaşmaktan çok daha kolay. Bir bakana ulaşmak, örneğin, feşmekan müsteşara ulaşmaktan daha kolay. Ne biçim bir iştir demekten kendimi alamıyorum. Siyasi testiyi kırdıktan sonra ardından “biz demiştik” şeklindeki ifadelere de saygım yok. Kaldı ki, marifet iltifata tabidir. 

2023– Bir başka noktada yardım kabul ediyorlar mı?

Alev Alatlı– Bence ederler. Ediyorlar. Hatta arıyorlar. Basınımızın “entelektüel” kalemleri umursamayan politikacı düşünebiliyor musunuz? 

2023
– Siyasetçilerde, “Aydınlar ne anlar bu işlerden; halk başka, aydınlar başka düşünüyorlar” şeklinde bir hava yok mu?

Alev Alatlı– Mutlaka var, ve haksız da değiller. Nihayet, oy olacaklar ve bir politikacının birinci önceliği seçilmektir. Hâl böyleyken, bir politikacı nereye kadar seçmenin içselleştiremediği bir de politikayı savunabilir? Savunamaması vatan haini olduğunu göstermez. Üç beş tane hain çıkar belki ama bence bu ülkenin sorunu vatan hainlerinin sayısından çok hamakattır. Vazgeçilmez doğruları ortaya koyduğunuz zaman, politikacıların onlara uyduklarını görüyorsunuz. Ne gibi? “Kıbrıs bir devlet politikasıdır” şeklindeki görüş gibi. Kim demiş, anayasada mı yazıyor? Hayır, ama “Kıbrıs’ı vermeyiz” ortak bir haykırıştır. Başka örnekler de verilebilir. “Kırmızı çizgiler” halkın hissiyatının aydınlar tarafından yorumlanmasından meydana gelir. Aydınlar görevlerini yaparlar, yüzbinler “hayır” ya da “evet” diye bağırırlarsa, politikacı bu sesler doğrultusunda hareket etmek durumdadır.  

2023– Halk ile siyasetçi arasında olan dil, halk ile aydın arasında tesis edilmiş değil. İki dilli bir sistem var.

Alev Alatlı– Bu doğru. Üstelik birden fazla dil var. Afazik bir durum. 

2023– Bu durumda, aydına ilişkin bir tanımlamaya gitmek gerekiyor ve o tanımın altında, ideolojik duruşu ne olursa olsun, bir aydınlar zümresinin oluşmasını temin etmek. Türkiye’de bu üst aydın tanımı yapılabildi mi? 

Alev Alatlı– Bence tanım yapılmasına gerek de yoktur. İstimin zorunlu olarak arkadan geldiği bir oluşumdur bu. Yani, “hayır” diyenlerin sayısı artaydı, içtenlikle “hayır” diyen, tırsmayan, tevil etmeyen aydın sayısı artaydı; bunun izdüşümünü görürdük zaten. Etkin gruplaşmalar, ittifaklar, gayri resmî fikir kulüpleri, think-tanklar daha da önemlisi bunların yayın organları olurdu. Yine Ruslardan örnek vereceğim; “Siz zannediyor musunuz yamyamlık eski tarihlerde kaldı?” diye başlayıp, “Görmüyor musunuz, artık bedenler kendi beyinlerini yiyorlar. Rus halkı kendi ülkesini tüketiyor,” diyorlar. “Rusya’nın geleceğini halkının kendisi tüketiyor.” Bu tespiti yapan Rus aydınları. Rus entelijansiyasının ortadan kalkmasını da halkın bu tutumuna veriyorlar. Peki, Türk halkı farklı mı? Türk halkının da ülkesini tükettiğini düşünmek çok mu saçma olur? Arsa yağmalanması şöyle dursun, ki bu Rusların “nomenklatura özelleştirmesi” denilen rezaletle pekâlâ karşılaştırılabilir, kolaycılığı, köşe dönmeciliği ile tüketmiyor mu? Özal’ın belediyeler yasasını geçirmesinden sonra rant sisteminin tabana indiğini görmedik mi? “Ben yersem millete bir şey kalmaz, suistimalden geri durayım” diyen var mı? Rusya’ya dönelim: aydınlar “Bırak, ne yiyeceklerse yesinler, ne kadar tüketeceklerse tüketsinler, bundan sonrasını Amerikalılar düşünsün” noktasına geldiler. Trajediye bakar mısınız? Türkiye’nin de hızla bu noktaya geldiğini görüyorum.  

Öte yandan, örneğin bir Ömerli barajının su havzasına dikilen binaların neye yola açabileceğini kestirebilecek adam aydındır, sokaktaki adamdan, gecekondu mafyasından ne böyle bir bilgi, ne de duyarlılık bekleyebilirsiniz. “Dur” diyecek olan, ülkenin maddi, manevi arşivini tutan, dünyayı okuyabilen aydınlardır. Bu bağlamda ve ister istemez kitlelerle çatışacaklardır. Çatışma kaçınılmaz ama doğrular sürekli tekrarlandığında hayat o yönde tecelli eder. Yeri gelmişken, Schrödinger’in Kedisi’ndeki “iteration” olgusu budur. Birine kırk kere deli dediğinizde “deli” olur; ama bir de “akıllı” dediğinizi düşünün? “Itiration” aynı zamanda “kırmızı çizgiler”i de belirleyen süreçti. “Hayır, havzaya evi yapamazsın. Yapamazsın, yapamazsın, yapamazsın… Çünkü sel basar, sel basar, sel basar…” diye tekrarladığınızı düşünün. Mutlaka işleyecektir. “Doğru” daha ilk işçi, ilk kazmayı vurduğu andan itibaren tekrarlanmalıdır. Yanlışları hoş görmemek, tek bir yanlışın dahi üstüne gitmek lazım, çünkü malum, “bugün burada kant çırpan bir kelebek, ülkenin başka bir yerinde felakete sebep olabiliyor.” Aynı şekilde, bugün burada ısrarla savunulan bir “doğru” başka bir yerde iyiliğe neden olabiliyor. Kuantum fiziği bize hiç bir olgunun ihmal edilmemesi gerektiğini söyler. Ateş olsa cürmü kadar yer yakar sözcüğü, yeni bulgular muvacehesinde geçerli değildir. 

Öyleyse, aydınlar, kendi “doğrular”ı saptayacak, bıkmadan usanmadan tekrar edecekler. Ama “Aydınlar Dilekçesi” gibi, bir paragraf okuyamayan birilerine imzalatılan bildirilerle olmaz. Olmadı da… Çocuksu bir toplum olduğumuz, hemen olguyu abarttığımız doğrudur. Maymun iştahlı olduğumuz, inançlarımızın arkasında durmadığımız, bedel ödemeye yanaşmadığımız da doğrudur. 1970-80 döneminde bedel ödeyenlerin burunların ucunu göremeyen gencecik insanlar olduğunu teslim edelim. Ne solda, ne de sağda “aydınlar” bedel ödemediler. Bedel elbette göreli bir kavram ama Rus entelijansiyasını gulaglar yok etti. Daha önce 1800’lü yılların sonlarında intihar eden aydın sayısının 2500 olduğu düşünülürse, inanç için, doğruların tatbiki için fedakârlık dendiğinde, bizim söyleyecek pek sözümüz kalmıyor. Nihayet on hadi bilemediniz yirmi yıllık bir karmaşa havlu atmamıza yetti.  

2023– Küreselleşme malum, dünyayı belirli bir ölçüye sıkıştırdı. Biz iletişim teknolojilerinin gelişmesinden dem vurarak dünyayı daha iyi tanıdığımızı savunurken aslında tek bir dünya resmediliyor; tek bir dünya dayatılıyor. Böyle bir durum karşısında aydının kendisini yeniden üretmesi mümkün mü?

Alev Alatlı– Bence mümkün. Zor olmakla beraber bence mümkün. Üstelik Müslüman aydınlar söz konusu olduğunda –ki, Müslüman aydından kastım, Müslüman arka planı olan aydındır illa da dini-bütün aydın ya da “İslamcı” aydın değil – bence daha kolaydır, çünkü bizim Allah inancımızın getirdiği bir duruşumuz vardır. Bu duruş, bizi karamsarlığa, trajedilere takılıp kalmaktan korur. “Mevla’m neylerse eyler, dur bakalım güzel eyler!” kadercilikten öte “özgürlük” de telkin eder. Kaldı ki, bireyler ve toplumlar dinamik sistemlerdir. Dinamik sistemler tümüyle denetlemezler; bir yerden bir pınar fışkırır, dilerseniz kelebek kanat çırpar ve her şey hiç beklenmedik bir şekilde bir anda kendi dinamiği ile değişir. Dünyanın geçirdiği bu süreçte, gelişmelere kendimizi kaptırmadan, belirli bir mesafeden ve oluşumları iyi okuyarak yaşayakalmanın yollarını arayabiliriz. Biz bedevi kabilesi değiliz Türkler bir yandan “bu da geçer yahu!” şeklindeki kadim tecrübelerini, diğer yandan dinamik sistemlerin işleyişleri gibi tabiat bilgilerini devreye sokarak korunabilirler. Hatta, bu tutumlarıyla dünyanın emniyet supabı olabilirler.  

Kaldı ki, “yeni dünya düzeni”nin doğrudan hedef aldığı kitlenin “avam” olduğuna dikkat ediniz. Düzenin başını çeken ülkelerin kendi “avam”ları, başkalarının avamı. Yeni dünya düzeni avama mesaj üretir, avamı manipüle eder. Demek istediğim, aydınların sorunu yine aynı sorundur: kitleleri başlarına gelebileceklere dair uyarmak, doğrulara sahip çıkmak. Öte yandan, benim bizim “avam”ımızın özellikli olduğu şeklinde bir inancım var. Türklerin müthiş bir yaşama gücü vardır ki, bu bir kaç bin yıllık bir ulus olmamızın tasdikindedir. Toprağa nasıl kök salınması gerektiğini iyi biliriz. Ne ki, hedefteki avamın “saftiriklikten” dolay okka altına gitmemesini sağlamak lazım. Bu edepsiz tüketimcilerin karetta karetta kamplumbağlarına çok gördükleri toprakları bize bırakmak istemeyecekleri, merhamet etmeyecekleri açıktır. Aydınların görevi, kitlelere olası tehlikeleri işaret etmektir. Kuşkusuz, yanılmazlık söz konusu değildir. Despotizm söz konusu olamaz. Siyasetçi mutlaka aracı olmalıdır. Çünkü, kütüphanede olan aydın bükülemez; aydın büküldüğü zaman aydınlık vasfını yitirir. Siyasetçi ise bükülmek zorundadır. Biri bükülmediği anda kaybeder, diğeri büküldüğü anda. Yine Rusya’dan bir mesel: Rusya için “Sputnik üreten demirci dükkânı” diyorlar. Telmihi çok çarpıcıdır, zira ara kademenin olmadığına işaret eder. Yani, bir yerde deha, bir yerde çekiç sallamaktan aciz kaba saba biri. Bu durum başlı başına bir felaket, çünkü zirve kopartıldığı zaman etekler aciz kalıyorlar. Rusya bunu yaşadı. Sadece Ukrayna’dan 5 bin bilim adamı kopartıldı, ABD ve İsrail’e yerleştirildi. Amerika’nın bu operasyon için İsrail’e verdiği paranın 25 milyar dolar olduğu söyleniyor. Ukrayna, bir kaç yıl içinde bir üçüncü dünya ülkesi hâline getirildi. 

2023– Biz biraz şanslıyız Hoca’m. Tepede kopartacak kimse yok.

Alev Alatlı– Öyle gibi göründüğü hususunda sana katılmamak pek mümkün değil, bu doğru. Daha da tehlikelisi, “masumiyetimiz,” çocuksuluğumuz. Ancak, umutlanacak bir özelliğimiz daha var: biz, kendi işimizi kendimiz yaparız. Şunu düşünelim, bizde yoksul örneğin bir Kalküta’da olduğu gibi sokakta yatmaz, kollarını sıvar bir gecede bir ev inşa eder, içine girer. Bir mujikin asla yapamayacağı bir eylemdir bu. Tamam bizim bu kuralsızlığımızın bir takım olumsuzlukları vardır, şehirler içinden çıkılmaz hâle gelirler, sel basar, hizmet aksar vb. ama son tahlilde çocukların başında bir dam konmuştur, ikinci kuşak okula gider, üçüncü kuşak mutlaka sınıf atlar. Yaşam koşullarımızı iyileştirme irademiz, bizim çok ciddi bir avantajımızdır. Bu avantajı iyi kullanamadığımız ne yazık ki, bir vakıadır. Batı’yla aramızdaki bilgi uçurumu çok arttı, oysa ne yapıp edip, bilginin tabana nüfuz etmesini sağlamalıydık. Popüler bilim dergileriyle mi olur, üniversiteleri yeniden mi yapılandırırız, bu sorunu mutlaka çözmemiz lazım. Belki de üniversitelerimizi yeniden köy enstitüleri gibi konumlandırmalıyız. Yılın on iki ayı, günün yirmi dört saati açık o üniversiteler; yazın Ayşe Hanım’ın sertifika kurslarına katıldığı üniversiteler.  

2023– Sizce çabuk öğrenen bir toplum muyuz?

Alev Alatlı– Evet. İyiyi veya kötüyü öğrenmek ama çabuk hatta çok çabuk öğrenen bir toplumuz. Gerçekten zeki bir toplumuz. Ve Türkler, zekalarını her şeyden önce “yaşayakalmak” için kullanırlar ki, bu şükretmemiz gereken bir niteliğimizdir. Ne ki, bir medeniyet tasavvuru ile hem kendisine, hem gelecek kuşaklara yol verecek esasları yerleştiremezsek, “zekâ” olanakları kendisine yontmak da, hatta şerre bükülmekte gecikmeyecektir. Su havzalarına ev kondurmak, suistimale yatkınlık da bu fasıldandır.  

Öte yandan, Batı’nın ussal düzenlemelerinin, Aydınlanma kökenli “doğayı boyunduruk altına alma” iddialarının da bugün gezegeni nereye getirdiğine de bakmak lazım. “İlerleme” dedikleri davranışlar bütünü, sakın kendileri kadar obur olmayanların sefalete terkedilmeleri demek olmasın? Ozonda delik, kirlenen sular, çölleşen topraklar, yok olan türler olmasın? Bilim sayesinde “insan hayatı uzadı” denir mesela ilerlemenin kanıtı olarak. Peki, bunda Ruandalı bir çocuğun ne kârı var? Bu gezegen, kapalı bir sistemdir. Kaynakları sonsuz değildir. Oysa, “ileri” Batı, kaynakları sorumsuzca tüketmekten geri durmuyor. Gelinen noktada, gezegenin bin yıllık ömrü kaldığı hesaplanıyor. Sizce bütün bunlar Batı medeniyetini bir kez daha değerlendirmemiz gerektiğine işaret etmez mi? Alkışlayacak mıyız, nereye kadar alkışlayacağız. 

Burada mesele paradigma değişimine geliyor. Bu gidişatın dışında kalınabilir mi? Paradigma farklılaştırılması durumunda, pekâlâ da kalınabilir. Örneğin, medeniyeti fert başına gayrisafi millî hasılayla ölçmekten vazgeçer, ölçenlere gülerek bakabilirsek, evet. İnsan esenliğinin tüketimle, cinsel performans adediyle doğru oranda artmadığını hatırlarsak, evet. 

2023– Medeniyetin seviyesi tüketilen enerji miktarı ile ölçülemez yani.

Alev Alatlı– Tam tersine! TWO’nun önünde ya da Davos’ta “Oburlar, gösteriş budalaları, vahşiler!” diye bağırsam, “Vahşet, oburluk, saygısızlık, conspicious consumption (gösteriş derecesinde aşırı tüketim) sende, rüküşlük, edepsizlik sende, sen narsist bir zorbasın!” desem çok mu haksız olurum? “Bunun neresi medeniyet! İlerleye ilerleye çukura mı düştünüz?” desem? Yeni dünya düzeninin alayişine kapılmamamız, aklımızı başımıza devşirmemiz, dolduruşa gelmememiz gerek.  

2023
– Yani Batı’nın bugün ön plana çıkardığı değerler karşısında, mesela tüketim yerine tutumu çıkartarak, yaşayakalmak mümkün.

Alev Alatlı– Öyle de olmak zorunda. Daha düşük bir yaşam standardında, mutlu olarak yaşamak pekala da mümkündür. Biz, bunu bilen insanlarız. Batı medeniyeti Yunan-Roma’dan bu yana, “utendi et abutendi,” kullanmak tüketmektir, anlayışı üzerine yapılanır. Buna karşın bizim anlayışımızda tüketmek değil, gerektiği kadar kullanmak esastır. Gerektiği kadar kullanılır ve durulur. Bırakır, komşu da siftah yapsın. İflas eden adamın malına akbaba gibi saldırılmaz. Helalleşir. Gezegeni bu noktada kurtaracak olan tutum bu olmalıdır; paradigma değişikliği dediğim budur: haddini bilmek ve rızkına razı olmak. Bizim elimizde Türk-İslam medeniyeti gibi mükemmel bir birikim var. İnsanoğluna semavi varlıkların biat ettiği, insanoğlunu dünyadan sorumlu tutan bir dünya görüşü var, bireyin böylesine yüceltilmesini, sorumluluk yüklenmesini, özgürlüğünü “Aydınlanma” sağlayabilmiş değildir. Fani insanı sonsuzlukla birleştirirken hadım etmeyen yegane semavi din İslamiyet’tir. İslamiyet’in içinin boşaltılmasına izin vermeyecektik. İslam bu kadar kapsayıcı, ihtiyaçlara bu kadar uygunken ne işi var “New Age”’in, ne işi var kültlerin bu topraklarda?  

2023– Paradigmayı değiştirmek için mesela; Newtonyen dünya görüşünü yıkmak için Einstein gibi bir adamın çıkması gerekiyordu ve çıktı ama aynı köklerin üzerinden yükselerek çıktı.

Alev Alatlı– Doğru. Doğru ama affedersin bu biraz da eşeğini kaybedip, tekrar bulmaya benzemiyor mu? Hele de Einstein’ın atom bombasının icadındaki katkısını düşünürsek? Benim meselem bilimdeki ilerlemeyle değil, ahlaktaki gerilemeyle. Nitekim, dağılıyorlar, onca kült nereden çıktı dersiniz? Evengelistlerin çıkışı dahi onlar için bir umut işaretidir; bir paradigma değişiminin dayatılmaya başlandığının işaretidir. Ciddi bir ayrışma içindeler ve bu defa yol gösterecek entelijensiya da ortada görünmüyor. Yıllar var ki Batı’dan bir Ortega y Gasset, Sartre kalitesinde düşünür çıkmadı. Bizim bu noktada yapmamız gereken, söz konusu ayrışmanın kendi toplumumuza bulaşmamasına dikkat etmek ki, bunun bir yolu İslami akaidi unutturmamaktır. Zaten var olan dünya görüşümüze sahip çıkmaktır. Bellek… Rusların bu isimli bir siyasi partileri var: Pamyat. “Hafıza” demek

2023– Ümitlisiniz yâni.

Alev Alatlı– Ussal bir temrin olarak yapılabilecekleri, çıkış yollarını görüyorum, diyelim. Ümitli miyim; hayır. Gezegeni de kollayan bir medeniyet tasavvuru tek kişinin ussal çabasıyla olmaz . Kaldı ki, reel politik diye bir vakıa var. Siyasi partilerin hemen hiçbirisi kendisini dayatılan paradigmanın dışında tanımlamaya talip değil. Genelde kabul gören kulvarın dışına çıkmaya korkuyorlar. Mesele de burada. Oysa, kültürel alt yapıya dayanan bir strateji geliştirilebilse, onlar da daha cesur olabilirler, akılları yatacaktır, çünkü. Geleneğe işlerlik kazandırılabilir, toplumsal hafıza yardıma çağrılabilir. Ne ki, ayağımızın bastığımız zemini doğru tanımlayamazsak, yapamayız. Deli/dâhi kafalar, sonsuz düşünce ve iletişim özgürlüğü ister. Yine Rusya örneğinden bahsedecek olursak; “Hayır, bizden bu saatten sonra bir şey çıkmaz” diyorlar; çünkü en azından bu aşamada orada da kendisini kabul edilmiş kulvarın dışında – örneğin, serbest piyasa ekonomisinin dışında – tanımlayan siyasiler yok gibi duruyor. 

Öte yandan, ana-arter doğruların “dışında tanımlanmak” demek her şeye muhalefet etmek de değildir. “Biz o kadar çocuksu bir toplumuz ki, her seçime son ‘seçim’ tüm dertlerimize deva olacak seçim diye bakarız,” diyorlar, bu nedenle sevinçleri ve yeisleri uçlarda yaşıyorlar.. Ne kadar bize benziyor, değil mi? Ukrayna mesela yeni cennet tasavvurunu “AB’ olarak görüyor. AB’ye girdikleri zaman sihirli değnek dokunacak, kendilerinden bambaşka bir toplum yaratacak sanıyorlar ama öyle olmayacak..”  

2023– Bu paradigmayı Türk milletinin tanımlayacağını düşünüyor musun. Ve bu bir evrensel inşanın göstergesi olur mu?

Alev Alatlı– Bence Türk milleti zaten bu paradigmayı yaşıyor; evrensel bir inşanın temel taşlarından olmaması düşünülemeyecek kadar da sağlam. Pamyat, pamyat, pamyat. Bellek, bellek, hafıza… Söz konusu paradigma bizim evlere kapanıp, uydurduğumuz külliyen yabancı bir değerler manzumesi değildir. Ortaya Bolşevikler gibi çıkacak da değiliz. Bu değerler bizim hafızamızda var. Bütün yapacağımız hazinelerimizi gezegenin ve yaşayanlarının ömrünü uzatacak, esenliğini sağlayabilecek nitelikte bir dünya görüşü çerçevesinde türdaşlarımızın istifadesine sunmak, hatırlatmak. Hafızamızda var derken, tekrarlama pahasına bir örnek vereyim: “Kefenin cebi yok” anlayışı mesela, bu ülkede en âlâ kapitalistin bile katıldığı bir değer yargısıdır. Nakdi ya da değil, her türlü alışverişte “helalleşmek,” hak geçmesine izin vermemek, bir başka doğrumuzdur ki, bunlar neo-liberalizm şeklindeki hüsnü tabiri giyinen vahşi kapitalizmin altına dinamit koyacak nitelikte değerlerdir. Gezegeni ayakta tutabilecek hasletlerin kaybolmasına izin vermemeli, tersine türdaşlarımıza iletilmesine çalışılmalıdır. Geçen ekonomik krizin en ağır günlerinde, örneğin, bir Kastamonu’da insanlar sükûnetlerini koruyabildilerse, şükretmeyi başarabildilerse, bunu “düşük bir standarda mutlu olmayı başarmak” şeklinde okumak da kabildir ki, darısı New York’luların başına da diyebiliriz. 

2023– Schrödinger’in Kedisi’nde bahsettiğiniz kavramlar vardı; “Turnalar, Seher Yıldızı ve Dağlar”. Bunlar gibi, öyle mi?

Alev Alatlı– Bakın, hayat bir tasarım, hayat bir tasavvur, hayat bir şiir. Son tahlilde hepimiz ikişer litre kanı, bir sıkımlık canı olan insanlarız. Yeryüzü, hayatı bir tasavvur, bir şiir gibi yaşadığınız sürece anlamlı. Bir böyle bakmak var bir de, “kokuşan bu gezegende, benden sonra tufan!” diye bakmak var. Trajedi, tek tek hayatlar, birey söz konusu olunca trajedi. Trajedi, işte o tek insanda tanımlanabilir, yığınlarla değil… Yığınlar ölür, yerlerini başka yığınlara bırakırlar. Yeryüzünde yaşam bir biçimde devam eder. Ama yaşadığımız kısacık yaşam sürecinde bize bizden başka kimsenin yar olmayacağı da bir vakıadır. Daha geniş bir açıdan bakarsak, bu söylediğimin sadece kendi ulusumuz için değil, aslında insan türünün tümü için de geçerli olduğunu teslim etmek durumundayız. Ne ki, açıyı halleşebileceğimiz dereceye indirirsek, küçültürsek, elimizin erişebileceği ilk insan topluluğunun kendi milletimiz olduğu açıktır. Hâl buyken, gözetilecek, sakınılacak, gerektiğinde kurtarılacak öncelikle kendi milletimiz olmak durumdadır. Bu tutum “milliyetçilik” olarak aşağılanacaksa, varsın aşağılansın.

2023– 2023’ün bu sayısında; AB ve ABD ile ilişkilerinde gelinen noktadan yola çıkarsak, bir medeniyet projesine dayanacak Türkiye’nin geleceğine ilişkin farklı bir bakış açısının mümkün olup almadığını sorguluyoruz. Siz bunun mümkün olduğunu söylüyorsunuz. Fakat küresel sisteme yön veren zihniyetin de dünyanın bir paradigma değişiminin eşiğinde olduğunu fark ettiklerini düşünüyoruz. İşte New Age akımlarının giderek popülerlik kazanması gibi. Bunun karşısında Doğu’lu bir bilinç mi şekilleniyor ve bizim yapmamız gereken de buna yönelik açılımlar mı?

Alev Alatlı– Bence ne Doğu’yu ne de Batı’yı yekpare bir bütün olarak görmemek, kendi paradigmamızı saptadıktan sonra hayata geçirmekte bize hangi türdaşımız yar olur diye araştırmak lazım. “Batı” denilen ve son tahlilde bir soyutlama olan adreste, kendi içinde muhaliflerinin olduğunu hatırlamalıyız. Bugün Amerika denince aklımıza Bush geliyor da, mesela Al Gore gelmiyor. Niye Naom Chomsky’nin başında olduğu 8 milyon üyesi olan, “Gezegenin Dostları” isimli örgütle ilişki kurmayız? Yine küreselleşme karşıtı çok geniş katılımlı muhalif organizasyonlar var. Biz niye orada değiliz? Şöyle bir yaygın yanlış var; Türkiye sanki bu kervana kendini dâhil etmezse dışında kalacak, içine kapanacak, dünyanın bir parçası olamayacak gibi. İyi de, kervan tek değil. İçimize kapanmak şöyle dursun, tam tersine açıla saçıla yol alabiliriz. Bakın, milliyetleri ne olursa olsun son tahlilde türdaşlarımızla paylaşamadığımız korkularımız olamaz. İlle de iktidarda olanlarla değil, muhaliflerle konuşabiliriz. Condoleezza Rice’a bakalım; “Kimse bir mühtedi kadar bağnaz olamaz!” diye bir laf vardır. Kim bu Rice? Zeki ve çalışkan olduğu muhakkak ama kendi klanına hayrı olmadığı da muhakkak. O vasıfta bir kadının Texaslı Bush’un emrine olmasına içerleyenler mutlaka vardır – belki de bizim müttefiklerimiz onlardır. Ne dersiniz? Batı’yı çok iyi tanımak lazım; kendimizi tanıdığımızdan da çok daha fazla tanımak lazım. 

2023
– Monolitik bir yapı olarak görmekten vazgeçmeliyiz belki de.

Alev Alatlı– Elbette. Oryantalizmden çok şikâyet ederiz, bizim pratiğimiz de oksidentalizm değil midir? Üstlerine attık bir battaniye, altta ne olduğunu bilmiyoruz.

2023– Tam manasıyla bir oksidetnatilst bir yaklaşım da sergileyemiyoruz ama, en azından oryantalizm kadar vukuflu değil tepkimiz.

Alev Alatlı– O ayrıca öyle. Battaniye attığımız yetmezmiş gibi bir de altındakilere dair spekülasyon yapıyoruz, çünkü dediğiniz gibi vukuf eksikli.  

2023– Rice’den devam edecek olursak; Rice, Rusya çalışmış ve akademik kariyeri de Rusya üstüne. Baba Bush’un Rusya danışmanı. Şu anda Dışişleri Bakanı olarak gelmesini Rusya’nın yeniden bir güç merkezi olarak kendini inşa etme gayretine karşı bir hamle olarak yorumlanıyor. Rusya’yı anlatıyorsunuz ve Putin de “Yeni Çar” olarak yorumlanıyor. Size göre böyle bir ihtimal söz konusu mu? Putin, Rusya’daki uluslararası merkezlerle senkron Yahudi sermayesine karşı da bir operasyon başlattı. 

Alev Alatlı– Keşke bütün bunları başarabilse Putin. Benim izlenimin yapamayacağı şeklinde ki, özellikle de 3. ve 4. kitapları etüd ettiğinizde neden böyle hissettiğimi göreceksiniz. Beryozovski örneği yeter. Daha 1996’da serveti 3 milyar dolar, Rus ekonomisine hâkim olan yedi oligarktan birisi. 1985 ya da 1986’da İsrail vatandaşı olduğu ortaya çıkıyor. Kıyamet kopuyor, Beryozovski bunun üzerine pasaportunu iade ediyor ama şunu da söylüyor; “Pasaportumu versem ne olur, vermesem ne olur. Dünyanın her tarafındaki Yahudiler otomatik olarak İsrail vatandaşıdır.” Putin’in halleşmesi gereken Rusya böyle bir Rusya. 1992-93’te ülke ekonomisini 13 adama kaptırmışlar, millet perişan durumda, açlıktan ölenlerin sayıları üç haneli rakamlara ulaşmış. Allah yardımcısı olsun. Bunu tüm içtenliğimle söylüyorum, en iyi komşu huzurlu komşudur çünkü.  

Fakat çok zor. Tüm denetim mekanizmaları çökmüş durumda. Nitekim Beslan olayını gerçekleştirenlerin aralarından resmî görevli Ruslar çıktı. KGB çöktü, Kızıl Ordu çöktü. Rus milliyetçiliği zaten Bolşeviklerden bu yana “Sovyet insanı” yetiştirmek ideolojisi doğrultusunda zayıflatılmıştı. Ortodoks kilisesi keza çöktü. Yahudiler bir yandan çekiyor. Müslümanlar diğer yandan, İslam Konferansı’na gireceğim diyor ki, haklı. İsrail’e en küçük siteminde Amerikan lobileri üstüne geliyorlar. Ülkesinde 9 bin kült cirit atıyor. Rus Ortodoks Kilisesinin parası yok, Dünya Kiliseler Birliği adamların soğan başlı kiliselerini restore edip, Baptist, Evangelist vb. kiliselerine dönüştürüyorlar. Yeri gelmişler, bugünkü aymazlığımız sürerse, üç gün sonra özellikle de Kapadokya’da bizim de başımıza gelecek olan budur. Halkımız zaten mum yakmaya teşnedir, “ne var, Meryem Anamızdır” diye mum yakacaklar mutlaka çıkar. 

Diyeceğim, Putin neyle bir arada tutacak Rusya’yı? Belediye zabıtası dahi elden çıkmış durumda. “Nyet gençliği” diyorlar, bir de değerlerini tümden kaybetmiş gibi görünen 1980 sonrası doğumlu bir gençlik yetişiyor ki, bizim Nişantaşı-Bağdat Caddesi gençlerini hatırlatan, yönlendirilmesi son derece güç bir kuşak. İşleri çok zor.  

Gogol’un İzinde hakkında bir Rus Türkologun, “Bu Rusya’nın Viva la Muarte’si” demesi vardır. Neden böyle söylediğini sorduğumda, kadın karakter Güloya’nın bir yerde “Ben Putin’in olsam nükleer çalışmaları asla bırakmam. Hiç olmazsa yağmasanız gürlersiniz,” sözünü gösteriyor. Bazen öyledir bilirsiniz, insanın kendi ülkesi hakkında söyleyemediğini bir yabancı pat diye söyleyebiliyor. Gerçekten de, ben Putin’in yerinde olsam Urallar’ın altından çıkmam. 

2023– Avrasyacılık bu durumda çok zor bir politika.

Alev Alatlı– Avrasyacılığı bırakın, Rusyacılık bile çok zor. Az önce değindiğim gibi, özellikle de 1920’lerden sonra kendi insanlarını eski SSCB’nin dört bir yanına tehcir etmişler. Kazakistan’ın yüzde 40’ı Rus. Diğer cumhuriyetler de bir o kadar karmaşık. Diyeceğim, “Gelin Ruslar, bir olalım” denilse nasıl nasıl bir mübadele karmaşası yaşanır tahayyül edebiliyor musunuz? Amaç, milliyet kavramını yoknetmek, “Sovyet İnsanı” yetiştirmek olunca çok dağılmışlar. Örneğin, Kızıl Ordu’da en küçük birimden itibaren SSCB’deki ulusları nüfus oranlarına göre temsil edecek şekilde kurulmuş; şu kadarı Rus, şu kadarı Gürcü vb. gibi. Ne ki, manga komutanının mesela erlerin dillerini bilmemesi gibi durumları hesap edememişler. Yetmezmiş gibi bir de “zampolit” dedikleri parti komiserlerine muvazzaf subaylarla eş yetki tanımışlar. Zampolitler, kumandanlarla aynı üniformaları giyerler, terfi alırlarmış. Mesela Brejnev, zampolit mareşali ama tek bir muharebeye komuta etmemiş. Stalingrad’da onca zayiat vermelerinin nedeni de buymuş. Sistem üstüne sistem bindirmişler. 

Hâl böyle olunca, ideolojinin yok olduğu günümüz Rusya’sında en azından şimdilerde tek ortak payda Amerikalıların ortak paydaları olabilir gibi duruyor: serbest piyasa ekonomisi ve dolayısıyla money, money, money. Right eşittir might. Paraya hükmeden yasalara da hükmedecektir. Bu konuda Putin’in yapabileceği pek bir şey yok ama “Babalar topuklayınca çocuklar frene basar” diye bir de Rus atasözü var. Topuklayan Gorbaçev, frene basan Putin olacak diye de düşünülebilir. Rus tarihi için “bir sarkaçtır” denir. Bir sola bir sağa giden bir sarkaç… Dizginler çekiliyor, halk devleti sayıyor, yasalara uyuyor; gevşetilip serbestleştirildiğinde deyiş yerindeyse azıyor, devleti tahrip etmeye, yıkmaya kalkıyor. Bizim devlet ebed müddet ya da devlet başa kuzgun leşe anlayışımız Rusya’da hiç olmamış. Dolayısıyla dizginlerin ne kadar çekileceğini, ne kadar serbest bırakılacağını Rusya’da iyi ayarlamak gerekir deniyor. Bu bağlamda, Rusya’da korkunun saygın bir duygu olduğundan bahsedelir. Ancak, Putin korkuyu nereye kadar kullanacaktır? Başıboş bırakıldığında ne yapacağı belirsiz bir toplum resmi çiziyor gibiler.  

2023– Bu durumda Avrasyacılık projesine yaklaşım gerçekçi değil.

Alev Alatlı– Bu saatten sonra “cephe” anlayışının işlevsel olabileceğine ben şahsen inanmıyorum. Cephe hareketine girmemek, “cephe” kavramıyla şekillenmemek gerekir diye düşünüyorum. Bence bu aşamada bizim yapacağımız, ekonomik ve siyasi gerilla savaşı verecek şekilde yapılanmak olmalı, cepheleşme değil. Avrasya’da işimize kim geliyorsa, onunla ve spesifik konularda iş birliği yapmak, gelmiyorsa da yapmamak. Bize gerekenleri dökümlemek, onların üstüne gitmek ve gerçekleştirmek. Böylece, verimliliği zaten kuşkulu cephelerin yaratacağı şimşekleri üzerimize çekmekten de kurtulmak. Bu hercümerçte muntazam cephe oluşturmaya kalkmanın götürüsü getiresinden fazla olur kanısındayım. Rus’un tutamadığı Çeçen’i bizim tutmaya kalmamız mesela, abesle iştigaldir diye bakıyorum. Kendi ülkem açısından değerlendirdiğimde, ittifaklar, iş birlikleri yapılmalı ama bunların adı bile konmamalı diye düşünüyorum. Ne Avrasya, ne Rusya, ne AB dış politikamızda yekpare bir bütün, bir cephe olarak konuşlanmamalı.  

2023– Kitabınızda Marks’tan da bahsediyorsunuz? Dünü bir Yahudi komplosu olarak okumak mümkün mü?

Alev Alatlı– Yahudi komplosu demek hiç istemiyorum. Giderek hissetmeye başladığım bir oluşum var ki, bunu en iyi anlatan Ephraim Kishon’un “Tavuk Kümesinde Tilki” isimli kitabıdır. Şöyle bir şey: İsrail’de bir seçim yapılıyor, partilerin oyları eşit, bir iki oy lazım bir yerden ki, denge bozulsun. “Bir yerlerde seçmen kalmadı mı” diye bakınırlarken, Kızıl Deniz tarafında Allah’ın unuttuğu bir köy olduğunu ve oradakilerin hiç oy vermediğini öğrenip, oraya gidiyorlar. Köylü ne parti bilir, ne seçim bilir. Kendi hâlinde yaşayıp giden bir köy. Particilerin bu köyü bir siyasileştirmeleri, cephelere bölmeleri vardır ki, sonunda barış içinde yaşayan o yoksul köylüler gırtlak gırtlağa gelirler. Yahudiler, olsa olsa tavuk kümesine giren tilkidirler diye bir düşüncem var.  

Tevrat’ı ve hikâye ettiği bir kaç bin seneyi mütalaa ettiğimde gözümün önünde küçük fakat birbirine fevkalade bağlı, zeki bir kavim görür gibiyim. Öbür dünya, cehennem ateşi gibi kavramları olmayan, tanrılarının onları bu dünyada cezalandırdığına inanan bir kavim. Tarihlerinin hemen hiç bir dönemimde çiftçilik yapmamışlar – ya toprakları müsait olmamış, ya da yapmalarına izin verilmemiş. Devlet memuru olmamışlar, askere alınmamışlar. Ancak, ibadetleri okuma; iyi bir Yahudi günde en az dört saat Tevrat çalışıyor. Okur yazar bir kavim olarak çevrelerindeki diğer kavimlerden farklılaşıyorlar. Nitekim daha Musa döneminde Firavun’un sarayında danışman olarak istihdam edildiklerini öğreniyoruz. Matematik, muhasebe gibi konularda uzmanlaşıyorlar. Ve bu insanlar, reel dünyaya komşularından daha çabuk ayıyor. Tavuk kümesinde tilkiye dönüşmeleri belki de kaçınılmazdı ve galiba da öyle oldu. Ne ki, oksidentalizm kadar fuzuli bir kavram da antisemitizm olsa gerek, çünkü onların içinde de ayrışma var. Dahası, tilkinin de kurnaz olanı var, olmayanı var. Yeni dünya düzeninin habercisi 1870 Yuvarlak Masa toplantısına önayak olanlar Yahudi kapitalistler ama dünyaya hükmeden sermayenin tümü Yahudi değil. Örneğin, Japonlar daha az acımasız değil. Böyle olunca, kendi adıma epey bir zamandır “Yahudi”yi bir ırkın, bir ulusun temsilcisi olmasından çok, bir “tipoloji” olarak görür oldum. Milliyeti, dini ne olursa olsun, bu zeki olduğu kadar da “şerre bükülen” yapılar, dünyayı talan etmekten kaçınmayan, hiçbir sorumluluk taşımayan, haram kavramları olmayan tipler. Dünya küçüldükçe daha da şerir oluyorlar, çünkü işleri kolaylaşıyor. Köydeyken köyün tefecisi, şehre gelince banker, yurtdışına açılınca uluslarası tröst vb. Rothschild’ler gibi kökleri 1650’lere uzanan bir aile düşünelim aynı tarikte üç yüz küsur yıl sebatla ilerleyen birbirine sımsıkı bağlı bir ailenin; kefene cep diken bir zihniyetin abı hayat içmiş gibi bir birey gibi üç-dört yüzyıl aynı şeameti sürdürdüğünü düşünün. Dünyanın üzerine masum ölümlülerin gözleriyle görseler bile inanmayacakları bir süper-strüktür ya da sadece kendilerinin bildikleri bir iskele kurmalarının işten bile olmadığını teslim edersiniz. Kaldı ki, hayra bükülen insanlar ki, ben Türk toplumunun bir sınıflandırmanın altında yer aldığını düşünürüm, kötülüğün gözüne bakmaktan hicap duyar, başlarını çevirirler.  

Öyle anlaşılıyor ki, bu tipolojinin çıkarları ya da kaprisleri uğruna yapamayacağı yoktur. 1920-21’de Ukrayna’da bilerek istenerek yaratılan kıtlık, 5 milyon insan ölüyor. Rus Ortodoks Kilisesini yok etmek üzere Troçki’nin bilerek-isteyerek kışkırttığı talan; bizzat Siyonistlerin göz yumdukları Yahudi soykırımı; şundan on sene önce koca bir SSCB’yi bir avuç adama peşkeş çeken zihniyet, Rusya’daki KİT ürünlerinin fiyatlarının serbest bırakılmasını sağlamak için yaratılan yokluk. Yirmi milyon Afrikalının yok edilişi, vs.  

Yahudi demek bana meseleyi küçültmek gibi geliyor artık; sanki peşine düşülecek şey şeytani zekâ olmalı. Oysa bizler “şer” kavramını ya unutmuş yada hiç bilmemiş insanlarız. Kişi karşısındakini kendisi gibi bilir hesabı, masumiyetimizi karşımızdakine yansıtan insanlarız. Tersini aklımız almıyor. Kaygım, masumiyetimizin kurbanı olmamız olasılığının yüksekliği. Kötülüğün adını koymak gerek; aramızdan birilerinin kötülüğü görmesi, arşivini tutması gerek. Bana öyle geliyor ki, mafyanın nasıl çalıştığını çözebilirsek, bu Yeni dünya düzenini de çözeriz. Mafyanın üslubunu, ciddiyetini, acımasızlığını, pragmatizmini çözersek küresel ekonomiyi de daha iyi anlarız. Bu bir yerde masumiyet kaybıdır ama intihar etmeyeceksek başkaca da çaremiz yok gibi. 

Bu saatten sonra yok gibi. Bu saatten sonra diyorum, çünkü dünya eskiden böyle bir yer değilmiş. Bana Avrupa Aydınlanması’na lanet okutturan da bu tespit. Ne zaman ki mekanik bir kâinat ve dünya görüşü yerleşiyor, insanoğlu maddeye indirgeniyor, ne zaman ki Tanrı kâinatın merkezinden atılıyor, “benden sonrası tufan” anlayışı revaç buluyor, Tanrı/insan kavramı yerleşmeye görsün, insanları tutamaz oluyorsunuz. Deli Petro Aydınlanma’ya ilk çarpan Doğulu hükümdardır. Daha 1700’lerde “Tanrı benim rakibimdir, patronum değil” diyor. Bir bu iddiaya bakın, bir de her Cuma “böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var!” diye uyarılan İstanbul’daki karşıtı şair Üçüncü Ahmet’e. Böyle baktığımda, kümesteki tilkiyi görebildiğimi sanıyorum. Bütün palavramıza karşın maço olan onlar, tavuk olanlar bizmişiz gibi duruyor.  

2023– Onlar da bütün kibarlıklarına ve medeniyetlerine rağmen maço

Alev Alatlı– Kibarlık meselesini vehmeden de biziz, onlar değil. Kibarlık dediğiniz nihayet kılıktır, kıyafettir, pardondur, affedersinizdir, ağızınızı şaplatmadan yemektir de, sonra? O kibar insanlar Afganistan’a, Irak’a attıkları bombalara ağıza alınmaz tosun küfürleri yazmayı ihmal etmezler! Zulmü hakaretle perçinlemek midir, kibarlık? İçine düştüğümüz garip duruma baksanıza. .

2023– Bunu yıkmanın bir yolu olmalı.

Alev Alatlı– Gelin yıkmak değil etkisizleştirmek bahsedelim. Bence bunun yolu da Türk- İslam akidesine sahip çıkmaktan öte ihraç etmekten geçer. “Senden büyük Allah var” demek, “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz!” demek etkisizleştirmenin ilk adımları olsa gerek. Bize iyi hizmet etmiş düzenlemeyi yaşatmanın yolunu bulmalıyız. Bunun yapabilmek, o “düzenlemenin” ya da “birikim”in tanımlanmasından geçer. Bu tanımlamayı yapabilir, bilimsel yöntemin gereği dipnotları da derleyebiliriz. Nitekim, tarih dediğimiz bir seçici algılamalar bütününden başka bir şey değildir. Tarihimizi kendi akidemiz doğrultusunda yorumlayabiliriz. Türklere has sui generis bir tarih değil bahsettiğim, Batı’nın derlediğine alternatif bir tarihten, Endonezya’sından Kazakistan’ına kadar “Aydınlanmanın tezgâhından geçmemiş” insanların üzerinde inşaat yapabilecekleri bir tarihten bahsediyorum. Böyle bir gayrete giren, böyle bir alternatif projenin başını çeken Türkiye yalnız kalmaz. Peki, kim yapacak? Aydınlar, yine aydınlar. Türk aydınları “Dünya nöbeti”ne kalkacaklar. Dünya nöbeti tutmayı öğrenmek zorundayız. İçimize kapanmak değil, tersine bir deniz feneri gibi ışık saçmak, yol göstermek. Tek tek pireleri yakalayıp gözüne ilaç sıkamazsınız, ışığı yakarsanız, onlar gelirler.  

2023– Son olarak başka bir dünya mümkün mü? Ki aslında hep bunu konuştuk. Ve bunu biraz tarif eder misiniz?

Alev Alatlı– Evet mümkün, ve var. Biz bir dünya değil miyiz burada. Herkes kadar sahici ve herkes kadar yaşamıyor muyuz? Her önümüze konulanı ciddiye almak zorunda mıyız? Yani cazgırlar var, çok konuşanlar var ama tek bir dünya yok! Katman katman bir dünyada yaşıyoruz. Tehditten korunmamız lazım bizim. Kararlar alabiliriz mesela, Türkiye orta direk bir dünya olmaya karar verebilir. Varsın bizim bankalarımız ilk 500 bankanın arasına girmesin. Hiç gereği yok bir firmamızın dünyanın en büyük 100 şirket arasında yer almasının. Eğer bu konuda kendi aramızda bir mutabakat sağlarsak, ki kalbimiz ondan yanadır zaten, ona göre tedbir alınır, buna göre de bir ekonomik model kurulur. DPT belirli bir yere kadar ihya edilir, çalışır hâle getirilir. Niye olmasın yani? Ne var bunda? Bunları biz yapabiliriz. Son tahlilde Türkiye, insanların alt katta çalıştıkları üst katta oturdukları bir ülke olur. Domino etkisinden kurtulur, büyük krizlerden kurtulur. Bu mümkün. Kendimize yontalım. Kendi insanımızın önündeki yolları açalım. Eşitlik havalarını da bir tarafa koyup; şu kardeşlik işini götürelim adam gibi. Eşitlik, unutmayın ki, bir noktada karşı tarafa “Ne hâlin varsa gör” demektir. İnsanlar malul olur; kimi fiziki, kimi zihnî, kimi eğitim, kimi görgü özürlü olur. Bu noktada eşitlemeye kalkmak demek, “ne hâliniz varsa görün” demekle eşdeğerdir. Âlemin sloganları ile işi götüremeyiz. Bu olacağına kardeşlik olsun. Ama buna karar verdiğimizde de bunun etrafını güçlendirelim.