Tahran sokaklarında geleneksel kara giysileri, şakaklarından sarkan lüleleri, geniş kenarlı kara şapkalarıyla beliren Neturei Karta tarikatına mensup Yahudiler, zaman zaman Ağlama Duvarı’nda dövünürlerken hayretle seyrettiğimiz “ultra” Ortodoks “Hasidi”lerden. “Resmî soykırım” denilen olguya dair verilerin yeniden gözden geçirilmesini amaçlayan 11 Aralık “Review of the Holocaust: Global Vision”(1) konferansına göğüslerine iliştirdikleri “Yahudi, Siyonist değil!” rozetleri ile katılırlar. Cemaatin ileri gelenlerinden delege Haham David Weiss, Filistin’in Yahudilere ait olmadığını, Filistinlilere geri verilmesi gerektiğini savunmaktadır. Soykırımı inkâr ediyor değillerdir, ancak “Bir halkı ezmek için soykırımı böylesine utanmaz ve saldırgan (2) bir tavırla suistimal eden Siyonistler”e fena hâlde içerlemekte, “yalancı” olduklarını söylemektedirler.
Yeri gelmişken, Hasidizm, İbranice “çasidus” kelimesinden türer ki, “takva” diye çevirmek mümkün. Dinî bir hareket olarak 1700’lü yıllarda Beyaz Rusya ve Ukrayna’da ortaya çıkmıştır. Kurucusu, İsrail bin Eliezer’dir. 1698-1760 yılları arasında yaşayan bu haham, Ba’al Şem Tov olarak da bilinir. Ba’al Şem Tov’un yaşadığı yıllar, Yahudiler için en az Soykırım felâketi kadar feci yıllardır. İsrail bin Eliezer, zulmün nedenini Yahudilerin dinden çıkmış olmalarında bulur; “Önce Kanun,” der, “Önce Kanun öğrenilecek. Kanun’u öğrenmek, Kudüs’teki Mabed’i yeniden inşa etmekten daha önemlidir. Tevrat’ı eline alan “Sanki daha bugün almışım Sina Dağı’ndan” demeyi, “Hz. Musa’nın eline değdiği günkü kadar taze” olduğunu bilmelidir. Ve bilmelidir ki, “Tevrat’ta yazılandan gayrı, öğrenecek bir şey yoktur yeryüzünde. Felsefe gibi dünyevi bilgiler, ancak ne gece, ne de gündüz olan bir saatte okunabilirler.” Dahası var: “Ölüm, işlenen günahların karşılığı olarak ödenen bir bedeldir. Gerçekten günahsız olan insan ölmediği gibi, Filistin’de dört endaze yürüyen biri de ölmez.” Ancak, bu Filistin, “Mesih’in geri dönüp kendi krallığını ilan ettiği” Filistin’dir, Yahudilerin “Yehova’ya, Mabed’lerine, özgürce ve hep beraber tapınacakları” Filistin’dir. Zira, “Tanrı’nın sözünün, yani Tevrat’ın, esas alınmadığı” bir Yahudi vatanı olamaz; Mesih gelmeden önce bir Yahudi vatanından söz edilemez.
Ba’al Şem Tov’un 1760’da ölümünden sonra müritleri Rusya’nın dört bir yanına dağılarak, yaşam savaşı verirler. Ancak 1917 Bolşevik Devrimi, onların son ümitlerini de yok eder ve bu ülkenin “miadını doldurduğu” kararını getirir. Rusya’yı “Esav ve Edom”un, yani İblis ve Azrail’in ülkesi ilan ederler ve Amerika’ya göç kararı alırlar. “Sekiz gün içinde” toplanırlar ve beş ay sonra New York eyaletinin göçmenleri karantina altına aldığı Ellis adasındadırlar. Yahudi Uluslararası Sosyal Yardım Komitesi, onları New York’un Brooklyn semtine, kendi insanlarının arasına yerleştirir. Ancak, Amerika, bu göçmenler nezdinde Mesih geri dönüp kendi krallığını ilan edinceye kadar temiz kalmak, dış dünyanın kışkırtmalarına kapılmadan yaşayabilmek için kendilerini misafir eden bir ülkeden ibarettir. Oysa, Mesih’in “vadedilmiş topraklara dönüşü”nü beklemek istemeyen Siyonist örgütler, İngilizlerin kontrolleri altında olan Filistin’e göçü 1943 yılında yasaklayarak Hitler’in katliamını kolaylaştırınca, silahlı direnişe geçerler. Bundan beş yıl kadar sonra da Filistin toprakları Arap (Ürdün) ve Yahudi (İsrail) devletleri olmak üzere ikiye bölünür. Hasidiler, “Gerçek goyim toprağında yaşamak Yahudi goyimi arasında yaşamaktan evlâdır” inancı doğrultusunda diğer Yahudiler gibi İsrail’e göç etmeyeceklerdir. Dönemin Hasidi liderlerine göre Ben Gurion, milleti Yahova’nın adını anarak aldatmakta, saptırmakta, dünya nimetlerine uşak etmekte, İsrailoğullarına vadedilen toprağa Hıristiyanların yöntemlerini yerleştirerek murdar etmektedir. Dolayısıyla, Siyonistlere karşı çıkmak, kendilerine “Yahudi diyen bu goyimleri”(3) durdurmak, Yahova’nın yolundan dönenleri durdurmak şart olmaktadır.
Öte yandan, Rusya kökenli Hasidilerin İran’la olan ilişkileri Kacar Kıralı Ahmet Şah’ın dönemine uzanır. Ahmet Şah, Rıza Han’ın 1926 yılında devirip, yerine Pehlevi hanedanını kurduğu adamdır. Hasidilerin 1917 sonrası göçleri işte bu Ahmet Şah’ın hüküm sürdüğü yıllara rastlar. Dönemin mollaları, kralın bilgisiyle, Hasidilerin İran tarikiyle Türkiye’ye, buradan da Amerika’ya geçmelerine yardımcı olmuşlardır. Nitekim, Hasidilerde “Tanrının emirleri uydukları, şirk ve tuğyan üzerine kurulu sistemleri reddettikleri sürece Müslüman toprakları Yahudileri en iyi ağırlayan topraklar oldu” şeklinde bir yaygın bir düşünce vardır. Bu bağlamda, Tahran Konferansını “Yahudi-düşmanlığı bütünüyle bir Batı fenomenidir. İslam ülkelerinde antisemitizm diye bir oluşum hiç bir zaman görülmemiştir” diyerek açan Dışişleri Bakanı Mottaki’yi yadırgamamış olmaları gerekir.
İran Konferansının uluslararası medyada yer bulabilmiş, daha doğrusu, AP’nin bile göz ardı edememiş olmasının başlıca nedenin de Neturei Karta grubunun katılımı olsa gerektir. Yoksa, çok iyi bildiğimiz gibi, ne Adelaide, ne Institute for Historical Revision (IHR) ne benzeri anti-siyonist örgütler, ne de Prof. Faurisson gibi eylemcilerin başlarına gelenler, Türk medyası şöyle dursun, uluslararası medyada da kolay kolay yer alan haberler değillerdir. Nitekim, Tahran da, konferansa katılanların adlarını son dakikaya kadar gizli tutmak ve göz ardı edilemeyecek bir sürprizle ortaya çıkmak gibi bir yola başvurmuştur. Oysa, özellikle de Institute for Historical Revision yabana atılamayacak bir sivil toplum örgütüdür. 1978’de California’da kurulmuş olup, amacını, “tarihi, verilerle eşleştirmek” olarak açıklamakta, “gerçeklere ve sahihliğe adanmış bir örgütlenme olarak, tarihi tashih etme geleneğini sürdürmekte” olduğunu ifade etmektedir. Kendi ifadelerine göre, “IHR, çoğu zaman ‘Soykırım inkârcısı’ olarak yanlış konumlanmakta, amaçları saptırılmaktadır.” Oysa, bu tür iftira kampanyaları gerçeklere tümüyle aykırıdır ve Enstitü ‘Soykırımı inkâr’ etmez. Kaldı ki, Yirminci yüzyılı yaşayan sorumlu akademisyenlerin hiçbirisi Avrupa Yahudilerinin İkinci Dünya Savaşında başlarına gelen büyük felâketi teslim etmemezlik etmez. “Bununla beraber, IHR yıllar içinde bağnaz soykırım itlafı hikâyesinin bazı unsurlarını sorgulayan ayrıntılı kitaplar ve çok sayıda irdeleyici makaleler neşretmiş; bir takım abartmaları ve yalanları gün ışığına çıkarmıştır. IHR neşriatının bu konuya eğilmesinin nedeni, soykırımın Amerika’nın ve dünyanın büyük bir kısmının kültürel ve siyasi yaşamında devasa önemi haiz bir rol oynuyor olmasıdır. Azımsanamayacak sayıda Yahudi akademisyenlerin de kabul ettikleri gibi, ‘Soykırım atağı’ Yahudi-Siyonist cephaneliğinin önde gelen silahıdır; Soykırımdan olmasa kabul edilemez olan İsrail politikalarına ve özellikle de Avrupa ülke ve şirketlerinden haraç alınan çok büyük meblağlara göz yumulmasına neden olmaktadır. Bir kaç cesur Yahudi yazar, ‘Soykırım kültü’, ‘Soykırım şantajı,’ ‘Soykırımanya’ ve ‘Soykırım sanayi’ dedikleri olgulara karşı çıkmaktadırlar.”
IHR’nin yazarları arasında Roger Garaudy, David Irving, Harry Elmer Barnes, Paul Rassinier, Fred Leuchter gibi ünlü akademisyenler var. Ve anlaşıldığı kadarıyla, aralarında Yahudi Savunma Birliği’nin (4) de olduğu ve FBI’ın terörist ilan ettiği bir takım örgütler tarafından ölümle tehdit ediliyorlar. Bir defasında ofisleri ve depoları da kundaklanmış, on binlerce belge yakılmış. ADL ve Simon Weisenthal Merkezi gibi Siyonist grupların sürekli saldırısı altındaymışlar.
IHR şöyle dursun, “asıl olanın” Soykırıma gölge düşürmesi muhtemel her türlü sorgulamayı Yahudi-düşmanlığı ile eşleştirmek ve karşı durmak olduğu dayatılan dünya düzeninde, Ahmedinejad ve Mottaki gibi liderleri “marjinal” ilan edip, mahallenin delisi kabilinden abesle iştigalle suçlamak elbette en kolayı. Ama acaba öyle mi? İran Dışişleri Bakanının sözlerine saptırmaksızın kulak verildiğinde, Tahran Konferansının hiç de rastgele ya da “desparado” bir girişim olmadığı, tersine üzerinde düşünülmüş bir dış politika stratejisinin ses getiren parçası olduğu görülüyor. Mottaki, “Eğer Soykırımın resmi varyantına ilişkin kuşku doğarsa, İsrail’in kimliği ve yapılanmasına ilişkin kuşku da doğacaktır. Ve eğer, bu gözden geçirme sürecinde soykırımın tarihi bir gerçeklik olduğu ispat edilirse, o zaman da bölge Müslümanlarının ve Filistinlilerin neden Nazi suçlarını cezasını çektikleri sorusu gündeme gelir” diyor, kaldı ki, “Bugün Nazizim’e karşı olduklarını söyleyen sömürgecilik ve ırkçılıktan sabıkalıdırlar.”
İster “naif” diyelim, ister “Don Kişotluk,” bakar mısınız şu “rogue”(5) mollaların yaptıklarına?
(1) “Soykırımın Yeniden Gözden Geçirilmesi: Küresel Vizyon”
(2) kullanılan kelimeler “brazen” ve “beligerent.”
(3) “goyim” Yahudi olmayanlar.
(4) Jewish Defense League.
(5) “düzenbaz, dolandırıcı; yaramaz; serseri, ipsiz sapsız; kerata; sürüden ayrılmış bir fil, bir bizon gibi tehlikeli” (Hazar İngilizce-Türkçe online sözlük).
Alev Alatlı, “Bakındı Şu İran’ın Yaptığına! (2)”, Hatırla! Geçmişin Geleceğindir, İstanbul: Pınar Yayınları, s. 91.