Ey Oğul!.. İçi acıyor insanın. Basbayağı içi acıyor. Şimdi bana “Amerikalılara mı, dünyanın geri kalanına mı?” diye soracak olsan, öyle hemen verebileceğim bir cevap da yok. Gerçi, onlar Washington’da öksürseler, biz Ankara’da zatürre oluruz. Bu da en hafifinden öfkelenilesi bir durumdur, ama… Ama onlar da bu dünyanın turistleri oluyorlar işte! Yedi iklim dört bucak kafa gezdirmek, efendim, tarihi, kültürleri, sanatı, edebiyatı, müziği, inançları, dinleri, ideolojileri, savaşları, soykırımları, sömürgeleri, terör örgütlerini, hatta BM toplantılarını gamsız bir gezgin gibi ziyaret etmek, yaşadıklarını hediyelik öteberiye dönüştürüp anında tüketmek için varlar.
“Turist gibi yaşamak”tan muradımı anlıyorsun. Yatağını toplamadığın, sofrayı kaldırmadığın, çöpü dökmediğin bir yaşam biçimidir bu. Gözünün gördüğü ile yetindiğin, ne bir şehrin, ne bir binanın, ne bir olayın, ne de ev sahibinin “gerçek”inin gönlünde yer bulabildiği, Gezegen’de yaşanan hayat ile kendi hayatının arasına ciddi bir mesafe koymuş, kafa gezdiriyor olma hâli.
“Hediyelik öteberi” dediğim de, mesela, Kapadokya’dan bir çanak, Fas’tan bir deve çanı, Kamboçya’dan bir evlatlık, Gureyb’den bir esir tasması, Moskova’dan bir McLenin’s tişörtü. (Berlin duvarı yıkıldıktan sonra Lenin fotoğraflarını McDonald’s hamburgerlerinin promosyonunda kullanmışlardı, hatırlıyorsun değil mi?) Bunlar elle tutulur hediyelikler. Bir de ustaca paketlenmiş sakil duygusallıkları vardır ki Amerikalıların, bunlar da “masum bir kültürün iyi yürekli çocukları” oldukları şeklindeki öz-izlenimlerini hiç zedelemeden sürdürmelerini mümkün kılar!
Doğru duydun, evet. Sokaktaki Amerikalının masum bir kültürün iyi yürekli mensubu olduğuna dair inancı tamdır!
Ey Oğul!.. Bizimki gibi feleğin çemberinden geçmiş milletlerin kavramaları zor, kabullenmeleri neredeyse imkânsızdır ama evinin bahçesine diktiği göndere yıldız bezeli sancağını (1) çeken Amerikan insanı (ki, bizim “yurdum insanı” tarifimize denk düşer!) nefes kesici güzelliklerine hayran olduğu bu bereketli ülkeyi kendisine bahşeden Tanrı’sına övünç ve şükran duygularıyla bağlı, böylesi bir tanrısal lütfun ima ettiği ayrıcalıkla da ayrıca müftehirdir.
Ey Oğul!.. “America the Beautiful”u duymuş olmalısın: “O beautiful for spacious skies/for amber waves of grain…”(2) diye gider. Mealen: Ey sonsuz gökyüzünün altında dalgalanan amber rengi tahıl denizleriyle, meyve yüklü ovalarından yükselen majestik mor dağlarıyla güzel Amerika! Amerika! Tanrı keremini bir ışıltılı denizden ötekisine saçmış, senin iyiliğini kardeşlikle taçlandırmış!..vs.
“Milli marş” demek adet olmuş ama askeri törenlerden, NBA şampiyonalarına kadar hemen her ulusal etkinlikte çalınan “America the Beautiful aslında bir ilahidir: şükran ve sevinç ilahisi. Nitekim, söz yazarı Katherine Lee Bates, Wellesley Kız İlahiyat Yüksekokulundan mezun bir papaz kızı. İlahiyi 1893’de, Colorado’nun muhteşem dağlarını gördükten sonra kaleme almış.
“Tanrının keremini saçtığı denizden denize” ifadesinin aslı olan “a mari usque ad mare” İncil’deki “Mezmurlar”(3) cüzünden mülhem. Katherine Hanım, Hz. İsa için temenni edilen “Denizden denize kadar ve ırmaktan yerin uçlarına kadar saltanat sürsün” duasını, Atlantik-Pasifik arasındaki topraklara uyarlamış! Düşün ki, şimdilerde dünyanın sayılı kız üniversitelerinden birisidir, Wellesley. Elvis Presley, Ray Charles, Whitney Houston ayarında şarkıcıların teknoloji destekli “America! America!” nidaları, dünyanın hemen her yerindeki müzikseverlerde karşılığını bulur!
Ey Oğul!.. “Tanrısal lütuf” algısının bir diğer türevi de American Dream. Bireyin dilediği gibi yaşadığı, kişisel hedeflerinin topluma ters düşmediği, bolluğa ulaşmanın bir niyet meselesinden ibaret olduğu, “herkesin yetenek ya da becerilerini daha iyi, daha zengin ve daha doyurucu bir yaşama tahvil edebileceği bir “Rüya Ülke”(4) olarak tanımlanıyor. Bir olgudan ziyade, inançlar, varsayımlar, davranış biçimleri ve temennilerden oluşan bu Rüya, ABD’nin “insanlığa sunduğu emsalsiz olduğu kadar da ayrıcalıklı bir hediye” ve Amerikan insanı, yaşam biçimini (life style) seçme özgürlüğü elinden alınmadığı, fırsat eşitliğine (equal opportunity) gölge düşürülmediği sürece, isteyen her dünyalının bu ideali gerçekleştirebileceğine inanıyor. Nitekim, bir rüyadır ki, yeşil kart taliplileri peşinden koşarlarken, Amerika doğumlular uyandırılmaktan korkarlar…
“Mukaveleli köleler”
Ey Oğul!.. Anlaşılan o ki, Amerikan vatandaşlığı oldum olası ucuz iş gücü temininde kullanılan bir havuç olmuş. 1790’da ülkesinin ilk vatandaşlık yasasını imzalayan Virginia doğumlu George Washington (5) Kızılderililer, Afrikalı köleler şöyle dursun, Avrupalı ırkdaşları “indentured “ya da “bonded servants” dedikleri beyaz köleleri de “vatandaş” saymamış. Mamafih, 1774 yılı itibariyle 135 Afrikalı kölesi olan müstakbel ABD Başkanından daha fazlasını beklemek de abesti herhalde. Nitekim, Beyaz Saray’a beraberinde dokuz köle olduğu hâlde gelmiş. Garipleri iki ayda bir de rotasyona tabi tutmuş ki, Başkenti ikametgâh edinip, azatlık diye tutturamasınlar!
Ey Oğul!.. Bir de sümen altı edilen gerçek vardır ki, hemen hiç dillendirilmez! Amerika’nın asli iş gücünü, çoğunluğu İngiliz olmak üzere, İskoç, Alman, İsviçre ve İrlanda kökenli “mukaveleli köleler”den oluştuğunu duymuşluğun var mıdır? Pek muhtemeldir ki, duymamışsındır. Ama şunu teslim edersin: meğer ki, yaşaya kalabilmek için en ufak bir olasılık, en ufak bir ümit ışığı bile kalmamış olsun, insanlar derma çatma teknelerle deniz aşırı bir meçhule göçmeyi göze almazlar. New York limanına giren göçmen gemisinin güvertesindeki Al Pacino misali, özlem dolu gözlerle Özgürlük Anıtını seyretmek (6) gibi sakil duygusallıklar ancak Hollywood filmlerinde olur!
Ey Oğul!.. Limanın girişinde elinde meşale ile dikilen o kadın heykeli, Statue of Liberty, vardır ya, “Köhnemiş memleketleriniz, uydurma debdebeniz sizin olsun!” diye eski Avrupa’ya haykırır güya, “Köhnemiş memleketleriniz, uydurma debdebeniz sizin olsun!/ Tükenmişlerinizi, yoksullarınızı/ özgür bir nefese hasret tıklım tıkış yığınlarınızı/ kalabalık sahillerinizin sefil artıklarını bana verin! / Ben Altın Kapı’nın yanında elimdeki lambayla dikiliyor olacağım / bu evsizleri, fırtınaların savurduğu bu insanları siz bana gönderin!”
O heykelin göçmenlerle uzaktan yakından ilgisi yoktur!
Ey Oğul!.. David Vaughan Icke, İngiliz Yeşiller Partisi’nin 1952 doğumlu sözcüsü. 1990’dan bu yana “dünyayı aslında kim ve ne kontrol ediyor” meselesine aklını takmış, konuyla ilgili yirmi kadar kitabı var. Icke, “New York Limanındaki Özgürlük Anıtı, Fransız Grand Orient Tapınak Masonlarından, dünyanın ilk Masonik Cumhuriyetine yüzüncü kuruluş yılı armağanıdır,” diyor. Anıtın temelini 1884 yılında New York mason locaları atmış. Tasarımın sahibi, Fransız heykeltıraş Bartholdi de ünlü bir mason, uygulamayı yapan mühendis Gustave Eiffel de öyle. Dahası, heykel aslında Süveyş Kanalı’nın 1867 yılındaki açılışını tesit için düşünülmüş. Babil ilâhelerinden İştar’ı temsil ediyormuş (Diyarbakır’da çıkan dergiyi hatırladın mı?) ve İştar, namı diğer İsis, İlluminati/Babil tarikatının sembolüymüş!
Ey Oğul!.. Öte yandan, Britanya’dan, İsveç’e, İsviçre’ye kadar Avrupa hükümetlerinin Amerika kıtasını “sakıncalı sınıflar”ını gönderip kurtulabilecekleri bir açık hava hapishanesi olarak gördükleri de tartışılmaz bir gerçek! Sakıncalı sınıflar dedikleri, örneğin, İsviçre’nin durumunda olduğu gibi, evsiz muhtaçlar (landsasse) veya Baptistler, Mennonite’lar gibi, hem Kilise hem de Devlet’e tehlike arz ettiği düşünülen bâtıni tarikatlar.
Düşün ki, bu tarikatlara mensup erkekler, askere gitmezler, devlet hizmetinde çalışmazlar. İbadetlerinde müzik gibi, çam süsleme gibi hoşluklar yoktur. Komünizmi hatırlatan eşitlikçi bir yaşam sürer, ve dolayısıyla, laik hükümetler şöyle dursun, Katolik ve Protestan Kiliselerini de sinir ederler. Baskılar, hapisler, Akdeniz ticaret gemilerinde kürek mahkûmiyeti gibi ağır cezalar köklerini kurutmaya yetmeyince, tarikatlardan kurtulmanın en iyi yolunun Amerikan sömürgelerine ihraç edilmeleri olduğu fikri doğar.
Ey Oğul! Fikrin sahibi, Ritter ve Şürekâsı isimli bir şirkettir. Ritter yöneticileri, Bern hükümetini mürit başına 45 thaler (8) karşılığı Philadephia’ya ihraç etmeye razı ederler. Diğer taraftan, cemaatleri hicrete ikna etmek için, Amerikanın land of plenty, land of opportunity, land of destiny, yani, bolluklar ülkesi, fırsatlar ülkesi ve nasip/kısmet ülkesi olduğu anlatılır. Söylemleri abartık ama yalan değildir. Düşün ki, 20. yüzyılın başlarına kadar, yeni dünyada arazi gerçekten ganiydi. Derebeyi gibi, toprak ağası gibi, Kilise örgütü gibi çatışılması gerekecek birileri olmadığı gibi, eyalet yönetimleri Avrupalı muhacirler arazi edinsinler de yerleşsinler diye dört bakmakta, yeni gelenlerin ayaklarına dolanacak Kızılderilileri itlâf değilse, tehcir etmeye hazır bekliyorlardı!
Ey Oğul! Seyir defterleri (Ratsmanuale) daha 1710’da Ritter’in Amerikalara “ihracat” yaptığını gösterir. Amerikalar ağır ama düzenli bir tempoda iskân edilmekteyken, Napoleon sahneye çıkar ve ticaret altüst olur.
Düşün ki, Avrupa, 1800’lü yıllara, 2,5 milyonu asker, 1 milyonu sivil, 3,5 milyon insanının (bazı kaynaklara göre bu rakam 6,5 milyondur) ölümüyle sonuçlanan Napolyon Savaşları ile girer. Rusya dâhil, tarumar edilmedik ülke kalmazken, Orta Amerika’dan, Hint Okyanusuna, Kuzey Amerika’ya kadar milyonlarca insan yerinden oynatılır. Haritalar değişir! Fransa’nın yıldızı söner, İspanya, neredeyse kaybolur. Almanya ile İtalya, irili ufaklı prensliklerini aynı çatı altında toplamaya girişirlerken, İngiltere dünyanın en güçlü ülkesi (o zamanlar hyper-power derlerdi!) olarak ortaya çıkar.
Ey Oğul! Ben derim ki, asıl Birinci Dünya Savaşı, 1803-1815 Napoleon savaşlarıdır! Tarih Tashih Enstitüsü, Birinci Dünya Savaşı diye bildiğimiz hercümerci, İkinci Dünya Savaşı, “İkinci” diye bildiğimizi de Üçüncü Dünya Savaşı olarak tescil ettirmenin yolunu bulmalıdır!